Kişinin yazı dili ile konuştuğu dil arasındaki farklılığın nedeni şudur; İnsan kendisi ile konuşur gibi yazı yazar. Lisanını bu üsluba göre oluşturur ki insan en iyi kendi kendisini dinler ve anlar. Kendi kendisi ile iletişim kurabilmek için geliştirdiği yöntem yazıda belli olur.

Başkaları ile konuşurken kullandığı dil ise yazı dilinden apayrıdır. O yüzden “ağız” (konuşma şekli) denilen şey kişiye göre yorumlama (söyleme-dile getirme) biçimi vardır.

Konuşmanın, yazmanın bir disiplini olduğu gibi, düşüncenin de bir grameri vardır. Temelde ve nihayetinde varılan sonuç, kişinin düşüncesi bakımından savunduğuna tekabül diyorsa, konuşması farklı yazması farklı diye eleştirilemez.

“Dokuz öküz ile bir mağara kapanmak” deyimi, söylem olarak bakıldığında birçoğuna anlamsız gelebilir. Anlamına gelince ‘Önemli bir sebep olmadığı halde, nedensiz bir halde sızlanmak’ manasında söylendiği görülür. Bu deyimi halk ağzı ile birbirine bir olay karşısında söyleyen birine denk geldiğimizde şaşırıp kalırız. Anlamıyla beraber hiçbir zaman söylenmeyen bu türden bir tabir, atasözü ve deyimlerin neredeyse tamamı, bu sözlere hâkim, aynı kültürün insanlarınca, anlamı itibariyle de bilindiği içindir.

Örneğin, divan edebiyatındaki şiirlerde kullanılan ifadelere bakıldığında, bunları yazan kişilerin hiçte yazdıkları gibi konuşmadıklarını söyleyebiliriz. Ancak birçoğunun birden bulunduğu bir mecliste, tamamı ile olmasa da büyük çoğunlukta yazıda kullandıkları ifadeleri birbirlerine sarf edebilirler ve gayet anlaşılır da olurlar. Bu da, kişinin kendi kendisi ile kendi anlayabileceği cinsten bir yol izleyerek sürdürdüğü iletişim şeklinin, yine kendi gibi bir başkasını bulduğunda, günlük konuşma rutininin dışına çıkarak, yazı yazmakta sergilediği tarafını meydana çıkarır.

Tabi, iletişim konusunda bu yöndeki bir keşif, insanın türlü ifade kabiliyetinin de gelişimine destek olacaktır, yön gösterecektir.

İfade ettiği kavramları, örneklemeler üzerinden giderek bir çerçeve çizen, bir siluet tasvir eden kişi, düşünce dünyasındaki imgeleri temsil edecek olan karakterlere bürümek için bu yolu seçebilir. Bir kokuyu tarif etmek için birkaç argümana başvurabilir ve ortaya, duyduğu kokunun tadını ve rengini anlatan bir imgeyi somut olarak olmasa da, soyut olarak koyabilir.

Kişi, konuştuğu dil ile yazı dilinin farklı olması dolayısıyla yadsınamaz, eleştirilemez. Herkese ve her kesime kendisini ifade etmek zorunda olmadığından, böyle bir kaygı da gütmediğinden, yazı dilindeki ifadelerinin kendi hayal dünyasındaki imgelerin birer yansımaları olarak ortaya koymuştur. Konuşarak, sözlü, şifahen iletişim kurduğu ve etkileşim içerisinde bulunduğu çevresinin dışında ayrıca, yazı ile irtibatlı olduğun kişilerde bulunmalıdır insanın hayatında. Mektup kültürümüz bu yüzden, bu çerçevede önemini bir kez daha insana hatırlatıyor.

Yazıya gitmek için kullanılan kalem vasıtasının kâğıtla buluşması adeta şimşek çakmasını andırır. Bir anda ışıyıverir ortalık ve cümleler dökülüverir. Yazı yazmanın insana katmış olduğu haz tarif edilemez bir tamamlanış gibi. Harflerin vücuda gelmesini sağlayan çizgilerin her bir kıvrımı yine, insanın iç dünyasında, belki de ruhunun uzandığı yerlerde bir karşılık bularak dizelere dönüşmesini sağlaması, benim diyen bilim kurgu bir filmine taş çıkarabilecek cinsten. Yazının kemal seviyesi olan hat sanatı da bununla birleşik bir konudur. Hattatların tek harflerini paha biçilemez kılan da yine aynı sebepledir.

“Hafız Osman: “Efendi, o ‘vav’ her zaman yazılmaz”

Vav ile ilgili meşhur bir hikâye de anlatılır: Osmanlı Devleti’nin en büyük hat sanatı ustalarından biri Hafız Osman’dır. Hafız Osman, emekli olduktan sonra kafa dinlemek için o devrin en sakin semtlerinden biri olan Üsküdar’a yerleşir. Fırtınalı bir günde kayıkla Beşiktaş’a geçmek ister. Sahilden bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman, yanına para almayı unuttuğunu fark eder. Tabii artık çok geçtir. Bir çare gelir aklına…
Kayıkçıya “Efendi, yanımda param yok, ben sana bir ‘vav’ yazayım; bunu sahaflara götür, karşılığını alırsın.” der. Kayıkçı, yüzünü ekşitip söylenerek yazıyı alır. Bir zaman sonra kayıkçının yolu sahaflara düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlara alınıp satılıyor; cebindeki yazıyı hatırlar ve satıcıya götürür. Satıcı yazıyı alır almaz, ‘Hafız Osman Vav’ı’ diyerek açık artırmaya başlar. Sonunda çok iyi bir fiyata satar. Kayıkçı, bir haftalık kazancından daha fazlasını bu ‘vav’ ile kazanmıştır.

Gel gelelim, bir gün Hafız Osman karşıya geçmek istediğinde yine aynı kayıkçıyla karşılaşır. Yol bitmek üzereyken ücretler toplanır. Hafız Osman da parayı kayıkçıya uzatır. Kayıkçı, “Efendi, para istemez; sen bir ‘vav’ yaz yeter.” der. Hafız Osman, tebessüm ederek cevap verir kayıkçıya: “Efendi, o ‘vav’ her zaman yazılmaz. Sen dua et, başka bir gün para kesemi yine evde unutayım…
(vav yazmak demez eskiler ona ya da işin ehilleri, vav çekmek derler.)

https://www.dunyabizim.com/mercek-alti/o-vav-her-zaman-yazilmaz-h9286.html

Hikâye deki ikili diyaloglara bakınca, yazmanın insanda kâmilen bir lisan da geliştirdiğini görüyoruz. Kayıkçı ile Hafız Osman Efendi arasında gidip gelen konuşmalardan bunu açıkça anlamak mümkün. Yazan, kendisini yalnızca yazdığı harfi düzeltmekle yükümlü hissetmekle kalmıyor, onun belini doğrulturken kendi haysiyetini doğrultmuş oluyor.
Çektiği harfin manası ile onu kayıkçıya anlatırken izahta bulunduğu söz arasındaki bağın kuvvetini de kullanabiliyor, fakat kayıkçı yine de harfi Hafız Osman Efendi’nin sanatından anlayan bir ehil kişiye sunduğunda meseleyi idrak edebiliyor.

Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu
Çün ezelden gam turâbıyla yoğrulmuş bedendir bu

“Osmanlı Sultanlarından biri olan Yavuz Sultan Selim Han ile Hikmet isimli bir şair arasında geçen bir olay. Yavuz Sultan Selim bir gün nasıl olduysa gönül ehli olan Şair Hikmet’i yanlışlıkla üzüp, yanından uzaklaştırmış. Bu olay üzerine Şair Hikmet son derece üzülmüş ve kırılan gururundan dolayı İstanbul u terk ederek diyar diyar dolaşıp yerleşecek yer aramış. En sonunda Van a gelerek Van Müftüsü’nün yanında kâtip olarak çalışmaya başlamış.

Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra, Sultan Selim Han şairi üzdüğünün farkına varmış ve tekrar onu bulmak istemiş. Fakat ara ki bulasın. Şair sanki yer yarılmış da içine girmiş. Yavuz düşünmüş, taşınmış ve aklına bir fikir gelmiş. Demiş ki, ‘Ben bir mısra yazayım ve bir yarışma düzenlensin. Benim mırramı beyte tamamlayan en güzel mırrayı yazana mükâfat vereceğimi ilan edeyim. Şüphesiz ki Şair Hikmet de dayanamayıp, bu yarışmaya katılacaktır. O vakit, onu üslûbundan tanırım.’ Ardından şu mısrayı yazmış:

“Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu? ”

Değerli dostlar, saltanat merkezinden yapılan bu duyurudan hemen sonra Devlet-i Al-i Osman’ın her köşesinde Sultan’ın başlattığı yarışma ilan edilmiş. Tabii katılan çok olmuş. Her eli kalem tutan, Sultan’ın mısrasına bir mısra katıp, saraya göndermiş. Fakat Sultan hiçbirisini kabul etmiyormuş. Her gelene ‘Hayır’ diyormuş, ‘aradığım bu değil.’ Van Müftüsü bu durumu işitince, ‘Şansımı bir de ben deneyeyim, nasipse olur’ deyip, koyulmuş bir mısra yazmaya. Kendince bir şeyler yazdıktan sonra, bir de kâtip olan şair Hikmet e göstermiş, ‘Nasıl olmuş?’ diye. Şair Hikmet de, ‘Şurası şöyle olsa daha iyi olur?’, ‘Şurasını da şöyle değiştirseniz daha güzel olur.’ derken ortaya aşağıdaki mısra çıkar:

“Ezelden gam türabıyla yoğrulmuş bir bedendir bu. ”

Padişah Van Müftüsü’nden gelen bu mısrayı okuyunca birden durmuş. ‘Tamam’ demiş, ‘işte aradığımı buldum. Hemen haber salın bu mısraın şairine, saraya gelsin.’ Müftü büyük bir heyecanla gelmiş saraya. Padişahla bizzat görüşmek üzere huzura alınmış. Padişah aradığını bulmuş olmanın rahatlığıyla sormuş : “Bak müftü efendi. Bu mısra ile mükâfatı hak ettin. Lâkin eğer ben üslûptan şu kadar anlıyorsam, bu mısraın şairi sen değilsin.’ Müftü efendi hiç uzun etmemiş. ‘Doğrudur hünkârım’ demiş. ‘Kimdir o halde?’ Söylemiş müftü, ‘Kâtibimdir’ demiş. ‘İsmi nedir kâtibinin?’ ‘Hikmet.’ ‘Doğru, Hikmet’tir. Çağırın öyleyse Hikmet gelsin. Çağırmışlar tabii.”

Hayati İnanç hocadan dinleyelim meseleyi.