West World Dizisi Üzerine Düşünceler 2

WESTWORDL ÜZERİNE DÜŞÜNCELER 2

“Yazar Michael Crichton’ın açıklamasına göre bütün Westworld hikâyesi, yazarın çocuklarını California’daki Disneyland’e götürmesiyle başlamış. Karayip Korsanları turu sırasında gözlemledikleri ve hissettikleri, yazarın Westworld gibi bir hikâye yaratmasına ilham vermiş.”

Fransız düşünür ve sosyolog olan ‘Jean Baudrillard’ (Medya teorisi, post yapısalcı felsefe ve post modernizm üzerine olan çalışmalarıyla ünlenmiştir)

Baudrillard’ın “Simülasyon ve Simulakrlar” isimli bir kitabı da bulunuyor, burada ‘Disneyland’ dan bahsettiği kısımlar ise bir hayli ilginç. Batı dünyasının (WestWorld) ne derece bir gerçeklik algısından uzak olduğunu ve kendilerini avutabilmenin yollarını aramalarından birinin de işte bu oyun parkı olan ‘Disneyland’ olduğunu açıkça gözler önüne seriyor.

“Disneyland’ın her köşesinde nesnel bir Amerika modeliyle karşılaşabilmek mümkündür. Bu görüntü kalabalık ve bireylerin morfolojik yapısına kadar giden bir benzerlik göstermektedir.

Burada Amerika’nın sahip olduğu tüm değerler minyatürleştirilmekte ve çizgi filmler aracılığıyla çoğaltılarak, yüceltilmektedir. Tıpkı içi dondurularak süs eşyasına dönüştürülen ölü vahşi hayvanlar gibi. Buradan yola çıkarak (L.Marin’in, Utopiques, jeux d’espaces’da çok güzel bir şekilde açıkladığı gibi) ideolojik bir Disneyland çözümlemesi, digest of American way of life’la (Amerikan yaşam biçiminin özetlenmiş halinin) övülen Amerikan değerleri, idealleştirilmiş zıtlıklarla dolu bir gerçekliğin bu mekâna uydurulmuş halinin eleştirisini yapabiliriz. Bütün bunlar kesinlikle doğrudur, ancak bütün bunların gizlediği başka şeyler vardır. Bu ideolojik “tezgâh” üçünü basamak bir simülasyon olayının gizlenmesini sağlamaktadır. Disneyland “gerçek” ülkenin, “gerçek” Amerika’nın bir Disneyland’a benzediğini gizlemeye yaramaktadır. Bu durum sıradan gündelik yaşantısının bir hapishaneyi andırmadığını gizlemeye çalışan toplumsal bir yapının hapishaneler inşa etmesine benzemektedir. Disneyland’ı çevreleyen Los Angeles ve Amerika, gerçek bir evrene değil hipergerçek ve simülasyon evrenine aittir. Burada sorun yanıltıcı bir yeniden canlandırılmış gerçeklikten (ideoloji) çok, gerçeğin geçeğe benzemediğini gizleyebilmek ve gerçeklik ilkesinin devamını sağlayabilmektir. Zaten Los Angeles’ta Disneyland’a benzeyen Enchantd Village, Magic Mountain, Marine World vb. başka yerler vardır. Bu türden oyun ve eğlence merkezleri Los Angeles’i çepeçevre sarmıştır.

Bu türden merkezler aslında Los Angeles’in, gerçekliğin enerjisinden yararlanan gerçekdışı, dur durak tanımayan bir hareketli (araç, insan devinimi vb) bir sistemden başka bir şey olmadığını gösteren ve kentin sahip olabileceği tek sırrın bu olduğunu belgeleyen kanıtlardır. Muazzam bir alana yayılan bu kent, aslında bir uzam ve uzamsal boyutlardan yoksundur. Elektrik ve atom santralleri ya da sinema stüdyoları gibi bu kent de artık kurmaca bir öykü (film senaryosu) ve sonu gelmeyen bir kaydırmaca (travelling) hareketine benzemektedir. Çocukluk evrenine özgü işaretler ve tahrif edilmiş fantazmlardan oluşan sempatik bir sinir gibi Los Angeles’in da pabucu dama atılan o eski düşleme biçimine ihtiyaç duyduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Başka yerlerde (hatta burada) çöpleri işleyerek yararlı hale getiren fabrikalar gibi, Disneylan da düşsele o eski görünümünü iade etmeye çalışan bir mekândan başka bir şey değildir. Bu gün dünyanın her yerinde çöpler geri kazanılmaya çalışılırken, diğer yanda çocuklara ve yetişkinlere özgü düşler, hayaller, tarih, masal, efsane üreten düşselliğin bir kalıntıya/çöpe dönüştüğü ve bunun hipergerçek bir uygarlığı zehirleyen ilk önemli pislik (dışkı) olduğu görülmektedir. Disneyland ise zihinsel düzeyde bu yeni işlevi yerine getiren ilk prototiptir. Zaten Kaliforniya’da yerden mantar gibi bitercesine ortaya çıkan tüm cinsel, ruhsal, somatik geri kazanım (recyclage) enstitüleri de benzer bir amaçla kurulmuştur. Sokaklarda birbirilerinin yüzüne bakmayan bu insanlar için yüz yüze bakma enstitüleri kurulmuş; birbirine dokunamayan insanlarsa birbirine dokunma (contactotêraie) tedavisi görmeye başlamış; yürümeyi unutanlar içinse “jogging” keşfedilmiştir vd. Yaşamla ilgili her şeye örneğin, yitirilmiş yetenekler, yitirilmiş yiyeceklere kısaca her alanda her şeye eski işlevi yeniden kazandırılmaya çalışılmaktadır. Açlık yeniden keşfedilmektedir. Burada Marshall Sahlins’in düşünceleri ikinci dereceden bir gerçekliğe dönüşmektedir. Burada açlığın kökeninde doğanın değil, Pazar ekonomisinin; başka bir deyişle gereksiz ayrıntılarla arapsaçına döndürülmüş bu muhteşem Pazar ekonomisinde açlığın sonuç olarak bir açlık-göstergesi, açlık-simülakrına, yani az gelişmiş bir ülke insanını simüle eden bir davranış biçimine (buna herkesin benimsediği Marksist az gelişmiş insan modelini de ekleyebilirsiniz) dönüştüğünü söyleyen Marshall Salins’in düşünceleri ikinci dereceden bir gerçekliğe sahip olup, insanı dışlamayan bir kültürün elde ettiği büyük başarıya çevre sağlığı ve temizliği yanı sıra enerji ve sermaye krizini de katıp, buna bir de yalnızca, o insanların sahip olabileceği bilgi birikimini eklediğimizde bu iş tamamdır. Belki de böyle bir sistemin daha önce hiç karşılaşmadığı ve en belirgin göstergeleri şu acayip şişkolok ya da inanılmaz düzeydeki lüks bir yaşantı evreninde karşılaşılan inanılmaz zıtlıklarla, akla gelebilecek en tuhaf düşünce ve davranışların bir araya geldiği lüks, Tanrı ve para arasında kurulan inanılmaz koalisyonu andıran zihinsel bir felaket, zihinsel bir kendi kabuğuna çekilme ve için için kaynama felaketine uğrama olasılığı vardır.”

(Jean Baudrillard – Simülasyon ve Simülakrlar – Doğu Batı Yayınları – Syf: 28/29/30/31)

İnsan, kendi ölümsüzlük arzusunu “Otonom” (özerk) makineler aracılığıyla hayata geçirmek isterken, bir bilinç yüklenen yarı insansı otonom makineler, ölemeyeceklerinin farkındalığını kazandıkları andan itibaren, kendilerini tasarlayan ve henüz “Transhuman” olmayan insanları dönüştürerek kendilerine hizmet ettirmek amacıyla birer köle, işçi gibi kullanabilirler.

Kendilerinin bir şekilde ulaştığı bu bir türlü yok olamazlık halinin verdiği ızdırap neticesinde, insanı, bir canlı organizma olarak acı çekilecekse, en üst seviyede çekecek olan insanı, kendilerine yaptıklarının intikamını almak amacıyla akla hayale gelmeyecek acılara gark edebilirler. Yine belki kendilerini, kendilerini tasarlayanları kullanarak daha üst seviyelere, yok olmazlık (ölümsüzlük) derecesine de yükseltebilirler. İnsanların dönüştürdüğü robotlar insanları robota dönüştürecek hale gelebilir.


Zaten filmin bu gibi sahnelerle dolu olduğu görülüyor. Mesela “Maeve Millay” ( Thandie Newton) e yazılmış olan hikâyesinde bir genel ev çalışanıdır.


Bir kızının olduğunu ve çiftlik evlerinde kızı ile beraber mutlu mesut bir hayatı yaşadıkları, bir gün Maeve’yi ‘bu hayata bağlayan’ tek şey olan kızının kaçırılması kendisinin de vurularak öldürülmesinden sonra başlayan serüveninin ardından gelişen sürecin sürekli tekrarı üzerine, kendince geçmişe dönüşler yaşayarak (flashback) bir oranda farkındalığını kazanmaya başlar. Bulunduğu eğlence parkının içerisinde belirlenmiş hikâyesi gereği ölüp ölüp, devamlı tamir edilerek tekrar hikâyeye yani oyun parkı denilen westworld’e yollanır. Misafirlerinin her türlü hedonist ve sapkın arzularını karşılar.

Aslolan dünyanın içerisinde bulunduğu ve ızdırap dolu olan bu dünya değil, içerisine adeta mahkûm edilmiş bu dünyanın dışında bir başka dünyanın var olduğunu keşfeder. Bu keşif, tıpkı ölümlü bir varlık olan insanın, öldükten sonra kavuşacağı ölümsüzlük farkındalığı (sonsuz yaşam) gibi, öldükten sonra yeniden dirilerek kavuşulacak olanlara kavuşmak gibi. Bu ölümsüz türün ölümü farkındalık kazandıktan sonraya tekabül ediyor. Yani onların senaryolarınca bir yaratılışları, bir yaşanış ve yaşayışları, bir sonları ve sonrasında ebed arzularına kavuşma çabaları var.

En sonunda, parkın mühendislik bölümünde çalışan iki kişinin zaaflarını kullanarak onları tehdit eder, kendi yazılımında bir değişiklik yapmalarını ister ve bunu başarır. İşte bundan sonra dizinin makası bildiğimiz gerçeklik ve fütüristtik (gelecekçilik) projeksiyonlarımızı zorlayacak bir noktaya geçiyor.

Dahası, dediğimiz gibi insanın maniple edilebilir olan ebediyet, sonsuzluk ( ki ikisi farklı kavramlardır) arzularının, tüm insanların başına büyük belalar açabileceği gerçeğidir. Bu teknolojiler her ne kadar dünya yüzeyinde birçok alanda kullanılır olacak olsalar da, daha çok uzay araştırmalarında etkili olacakları kanısındayım.

Yapay zekâ’nın hem dünya yüzeyinde ve daha çok uzay işlerindeki kullanım alanının genişliğine baktığımızda ise, dünya yüzeyinden sömürü düzeni yoluyla elde edilen değerli madenlerin birçok kısmının, artık uzaydan karşılanmaya başlamasıyla birlikte, hem sömürü düzeni hem de buna bağlı oluşan ve gelişen tüm “izm”ler silinebilir. Bundan ilerisi için de çeşitli filmler ve olası senaryolar var, bakılabilir.

Örnek: https://www.imdb.com/title/tt1535108/

Yine buna bağlı olarak, sistemler, bilinenin çok daha fazla üzerinde bir değişime maruz kalabilirler. Devletler, Coğrafyalar, Demografik yapı değişimleri, Güç dengeleri, İttifaklar çok başka bir noktaya evirilebilir.

Eğer, gelişmekte olan ve gelinen noktadaki bu teknoloji, iyilerin elinde faydaya yönelik bir imkân olarak kullanılır ise, dünya belki de bu güne değin hiç olmadığı kadar huzurlu ve yaşanılabilir bir yer olabilir.

Bir cevap yazın