Ts’ai Lun günümüzden yaklaşık 2000 yıl önce Çin’de yaşayan bir memurdu ve MS 105 yılında bugünkü kullanılan hali ile kağıdı icat etti. Dut ağacı kabuğu, kenevir ve kumaş paçavralarını suyla karıştırarak ezdi, lapa haline getirdi, presleyerek suyunu çıkardı ve bu ince tabakayı kuruması için güneşin altında ipe astı.

Aslında insanlar MÖ 3500 yıllarında bile üzerine yazı yazabilecek çeşitli şeyler kullanıyorlardı. Kağıdın icadı sonraki devirlerde Çinlileri dünyanın en gelişmiş kültürünün sahibi yaptı. Şaşırtıcıdır ki, Orta Asya’ya 751, Bağdat’a ise 793 yılında ulaşan Ts’ai Lun’un kağıt yapma metodu, Avrupa’ya 1000 yılda gelemedi. Avrupa’da ilk kağıt ancak 1151 yılında İspanya’da yapılabildi.
Özellikle matbaanın icadı ile birlikte kağıda olan ihtiyaç gittikçe büyüdü. Yeterli hammadde bulmakta zorlanıldı. Ayrıca bu şekilde kağıt imalatı çok zaman alıyordu ve dünyanın bir çözüme ihtiyacı vardı.
Kesin tarih bilinmiyor ama yaklaşık 18. yüzyılın başlarında Fransız bilimci Rene-Antonie Ferchault de Reaumur ormanda ağaçların arasında yürürken bir yaban arısı kovanı gördü. Yaban arıları evlerinde olmadığından durup kovanı incelemeye başladı. Birden kovanın kağıttan yapılmış olduğunu gördü. Peki onlar paçavra kullanmadan kovanı nasıl yapıyorlardı? Sadece paçavra değil, kimyasallar, ateş ve karıştırma tanklarını da kullanmıyorlardı. Arılar insanların bilmediği neyi biliyorlardı? Aslında her şey çok basitti. Kısa bir gözlem sonucunda gördü ki, yaban arıları ince dalları veya çürümüş kütükleri kemirir gibi ağızlarına alıyorlar, burada mide sıvıları ve salyaları ile karıştırıyorlar ve kovanlarını yapmada kullanıyorlardı. Reaumur arıların sindirim sistemini de inceleyerek buluşunu 1719 yılında Fransız Kraliyet Akademisi’ne sundu.

İlk kağıt makinesi 1798 yılında yapıldı. Ancak bu geniş bir kayışın dönerek fıçıdaki lapayı aldığı ve ince kağıt haline getirdiği, her dönüşte tek bir kağıt yapabilen basit bir makine idi. Silindirli makine çok geçmeden 1809 yılında John Dickinson tarafından icat edildi.
Günümüzde kağıt üretimi yüksek teknoloji ile ve tam otomatik olarak yapılabilmektedir ama işlemin aslı esas olarak değişmemiştir. Kağıtların arasındaki kalite farkını kullanılan lifin türü, lapanın hazırlanışı, içine katılan malzemeler, kimyasal veya mekanik metotlar belirler. Her ne kadar liflerin elde edilmesinde ağaçlar ana kaynak ise de özellik taşıyan kağıtların yapılmasında günümüzde sentetik lifler de kullanılmaktadır.

Arşivlerde, kütüphanelerde ve şahıslarda saklanan kâğıttan mamul arşiv malzemesi ile kütüphane malzemesinin asırlarca sapasağlam günümüze kadar dayanmaları hakkında, o zamanki adıyla ‘Başbakanlık arşivi’ Eski Genel Müdürü Mithat Sertoğlu 1957 yılında Yeni Tarih Mecmuası’nda yayınladığı makalesinde aynen şunları dile getirmektedir:

Eskiden imal olunan kâğıtlar, aslında cilalı olmazlardı ve doğrudan doğruya üzerlerine yazı yazılamazdı. Zira pürtükleri kalemin istendiği şekilde yürümesine mani olduğu gibi cilasız kâğıt, mürekkebi emerek yayardı. İşte eski hattatlar bunun için, kullanacakları kâğıtları evvela işleyerek mükemmel bir hale getirirlerdi. Bu suretle kâğıt hem mürekkebi emip yaymaz hem de kalem, üzerinde istendiği gibi yürürdü. Üstelik bu sayede yanlış yazılan bir şeyi silmek ve yerine doğrusunu yazmak veya yazının arzu edilen yerine rötuş yapmak da mümkün olurdu. Bundan başka, yapılan bu ameliye kâğıdın havayla irtibatını keserek yüz yıllar boyunca çürümesini engellerdi, Bu şekilde islenmiş bir kağıdın, dört, beş yüz sene sonra bile sağlamlığını ve hatta yeniliğini muhafaza etmiş olduğunu şahsen pek çok gördüm. Kâğıdı bu şekilde işlemek ve bu hale getirmek için başlıca iki ameliyeye başvurulurdu. Bunların birincisine ahar, ikincisine mühre ameliyesi denirdi. Ahar, kâğıdın üzerine muayyen bir madde sürmek, mühre ise sert bir cisimle, ekseriya hususî şekilde hazırlanmış çakmak taşıyla veya başka neviden bir taşla aharlı kâğıdı cilalamaktır.

Aharın pek çok nevileri vardır. Bunlardan birkaç tanesini tarif edelim:
Beyaz şap iyice dövüldükten sonra kaynar suya atılır. Bir müddet kaynar. Sonra derinliği az bir kaba boşaltılarak kâğıt buna daldırılır ve gölgede kurutulur. Sonra beyaz nişasta yine su ile kokusu kalmayıncaya ve zeytinyağı derecesinde koyulaşıncaya kadar kaynatılır. Bu da derinliği az bir kaba konduktan sonra şaplanmış ve kurumuş olan kâğıt bu sefer buna daldırılır ve yine gölgede kurutulduktan sonra sertçe mührelenir. Bu usulde hazırlanan kâğıt, en az üç ay dinlendikten sonra kullanılmalıdır. İki üç sene durursa, fevkalade elverişli olur. Bu ahar, gayet beyaz ve berraktır. Beş kısım balık tutkalı, iki kısım Arap zamkı, üç kısım Edirne tutkalı bir arada ıslatılıp üç gün bekletilmeli, sonra yüz kısım suda iyice kaynatılıp kâğıt sıcak iken buna daldırılmalı. Gölgede kurutulup fazla bekletmeden mührelemeli. Kâğıt çok parlak ve dayanıklı olur. Fazla beklemeden kullanılabilir. Lakin birincisi kadar beyaz bir ahar değildir; harcıâlem İşler içindir. Palamut ağacının kökünü bir bez parçasına sarıp bir kapta iyice kaynatmalı. Sonra bezi bu kaptan çıkarmayarak birkaç gün haliyle bırakmalı. Kâğıdı bununla aharladıktan sonra çok ince mührelemeli. Bu da gayet parlak ve güzel olur. Üstelik kalemin fazla kaymasına engel olur ki, bu hattatlarca makbuldür ve buna kalemgîr denir. Meşhur hattat Karahisarî bu aharı kullanır ve pek beğenirmiş:

Hatmi çiçeği bir şişeye konup üzerine su doldurulacak. Dört beş gün bu halde bırakıldıktan sonra bir kaba aktarılıp kaynatılacak. Sonra süzülüp tekrar kaynatılacak. Kâğıtlar bununla aharlanacak. Gölgede kurutulup sertçe mührelenirse gayet berrak, parlak ve kalemgîr olur.
Yumurta akı da ahar için kullanılmışsa da zamanla çatladığı ve rutubetten müteessir olduğu için fazla rağbet bulmamıştır. Bir kâğıdın aharı çok gelirse, evvela soğuk sudan geçirilip kurutulur, sonra sıcak sudan geçirilip kurutulduktan sonra mührelenirse normal hale gelir. Ahar, maksuda göre birkaç tabaka halinde sürülürdü. Mesela, talik denilen yazı nevi İçin kalın ahar kullanılırdı. Bu yüzden, talik aharcıları ayrı idi. Bugün ele geçen talik aharlı kâğıtların üzerinde Remzi, Seyit Ahmet, Kadri, Memduh gibi üstatların soğuk damgalarına rastlamak mümkündür. Mamafih, pek kalın ahar er geç çatlamaya mahkûmdur. Ahar ekseriya iki tabaka olarak sürülür ve bu kâğıtlara çifte aharlıdan galat olarak çiftali denirdi. Kitap için kullanılacak kâğıdın iki tarafı bir veya iki kere, levha için kullanılacak kağıdın yalnız bir tarafı üç veya dört kere aharlanırdı.

Kâğıtların nevine gelince, bunlar aşağı cinsten yukarı cinse doğru şöyle idi:

l- Haşebî, 2- Dımışkî, 3- Semerkandî, 5- Devletabadî,
5- Hatayi, 6-Adilşahî; 7- Harirî-i Samerkandî; 8- Hindî, 9-Nizamşahî, 10- Kasımbegî, II- Harîrî-i Hindî. 12-Günî-i Tebrizî, 13- Muhayyer, 14- Sultanî

Bunların içinde, Sultanı, Harîrî-i Hindî ve Harîrî-i Semerkandî nevileri ipekten mamuldü. Günî-İ Tebrizî ve Muhayyer İran’da yapılırdı ve renkleri şekerrenk, yani açık sanı ile krem rengi arasıydı. Semerkandî denilen nev’in menşei İse Semerkand olup esmer, kabaca lakin gayet sağlam bir kâğıttı.
Kâğıtlara renk vermek istenirse, bu iş aharlanmadan evvel yapılırdı. Bunun için daha ziyade nebati boyalar kullanılırdı. Bakkam, gelincik çiçeği, ayva yaprağı, susam çiçeği, badem yaprağı, soğan kabuğu vb. arzu edilen renge göre kaynatılıp kâğıtlar buna daldırılır, kuruduktan sonra aharlanıp mühürlenirdi. Daha sonraları ise, madenî boyalar da kullanılmıştır. Altın, gümüş veya kalay tozunu tutkalla karıştırıp aharlanmış kâğıda sürerek pek sert mühreden geçirmek suretiyle bilhassa Semerkandî kâğıdı böyle madenle kaplanmış hale getirmek mümkündür. Bu terkibe, biraz da nişasta ve hatmi tutkalı karıştırılırsa, kâğıt ne kadar eğilip bükülse maden üzerinden dökülmez, çatlamaz, pek parlak ve güzel olur, üzerine hem yazı yazılır; hem de resim yapılabilirdi. Herhangi bir aharın terkibine bir miktar hanzal suyu denilen Ebucehil karpuzu adlı nebatın zehirli usaresinden ilave edilirse o kağıt güve vesair haşarat tarafından yenmekten kurulurdu.
Şöhreti, dünyayı tutan hattatlarımız bu suretle hazırlanmış olan kâğıtlara. En ziyade siyah mürekkeple yazarlardı. Bu mürekkep, yüzyıllar boyunca ne solar, ne de bozulur. Zira esası kömürdür. Tek mahzuru ise, rutubete dayanıklı olmamasıdır. Yazıldığından beş yüz sene sonra bile ıslandığı takdirde yazıların bozulması işten değildir. Buna karşılık rutubetten korunursa, asırlarca sabit ve mükemmel bir halde kalır. Bu mürekkebin yapılışı ise bir alemdir. Biraz da bundan bahsedelim.

Gayet halis bezir yağı toprak çanaklara doldurulmalı. Sonra bu çanakları hiç rüzgârsız bir yerde ağızlarına kadar toprağa gömmeli Serçe parmağı kalınlığında bir fitil koyup tutuşturmalı. Üzerlerine birer toprak çanak kapatmalı. Biraz sonra açıp çanakta biriken isi tavuk tüyü ile genişçe bir kâğıda almalı ve bu işe, yağ sona erinciye kadar devam etmeli. Is bu şekilde elde edilince iki üç kat sünger kâğıdına sardıktan sonra çiğ ekmek hamurunun ortasına koyup fırınlamalı. Bu suretle ekmekle beraber pişen isin yağı ve sertliği kaybolur. Sonra bu isi on misli miktarında süzülmüş bal kıvamında Arap zamkı ile bir taş havana koymalı. Bir taraftan ise mazı suyu, nar kabuğu suyu ile zac-ı Kıbrıs suyunu müsavi miktarda karıştırıp dörtte biri kadar demir pası ile iyice kaynatmak. Sonra soğutup havandaki halitaya katmalı. Yavaş yavaş dövmeye başlamalı. Bu şekilde bir hafta kadar dövmeli. Sonra o ağacın meyvesinin suyunu buna katıp nar dirhem gül suyu safran ve mersin bir saat kadar dövdükten sonra süzmeli ve tekrar havana koymalı, işte asıl mesele bundan sonra başlıyor. Şimdi bu mürekkep havanda -en az on bin tokmak olmak üzere- ne kadar fazla dövülürse, o kadar iyi olur. Yirmi bin tokmak yerse vasat derecede bir mürekkep hasıl olurdu. Elli bin tokmak ala mürekkep verirdi. İçinde tokmağı bulunan ve sallandıkça mürekkebi döven hususî kapalı taş havanlara mürekkep konur ve uzun yolculuklara çıkan kervanlardan birinde bir devenin sırtına bağlanırdı. Deve yürüdükçe mürekkep dövülürdü. Böylece Bağdada bir gidiş geliş iki yüz bin tokmak sayılırdı. Bu suretle is, zamkın içinde gittikçe eriyerek daha ince bir mürekkep hasıl olur. Böyle mürekkeplerin hem akışı muntazam, hem pürüzsüz ve hem de kalemle kağıt arasında kayıcı idi.