Her çığ, başta küçük bir kar tanesinden oluşur, öyle başlar.
Kopmasını ise yine küçük bir titreşim tetikler. Bütün güzelliği ve romantikliği ortadan kaybolarak, sonunuzu getirecek olan bir katile dönüşüverir.
Zehirli dudakları ile sizi öperek öldüren bir dilber gibi.

Baktıkça gözünüzü alamadığınız, baktıkça daha da derinlere, sanki ruhunun girift koridorlarında kaybolup, heyecan ve korku ile çıkış yolunu aradığınız bir gök gözlü, başak saçlı, kumsal tenli, sam yeli kokulu bir dilber gibi.

Gönlün tercih istikametini belirlemesi de böyledir, evvela nazar eder, sonra bir tartar, terazi şaşmadı ise eğer bir adım daha atar, yok yere ağır gelecek olanı kendisine yük etmez, kendi canının katilini elleri ile davet etmez.

Çin diyarında, babası hükümdarın yakın adamlarından olan ve kendisi henüz dört aylık bir çocuk iken hakan’ nın babasını katledip mallarına el koyduğu, annesinin bu acıyla sefil perişan olarak bir müddet sonra ölmesinin ardından Talha, beş aylıkken yetim kalarak hayırsever bir aile tarafından evlatlık alınarak büyütülüyor. On beş yaşına geldiğinde, babasının uğradığı felaketi öğrenip oradan ayrılmak isteyerek, birkaç kuruşu ile bir derviş elbisesi satın alarak şehirden çıkıyor. Hava çok sıcak olduğundan akşamın serinliğini beklemek için bahçelerin arasında gezinmeye başlıyor. Önüne çıkan bir kapıdan içeri giriyor, kapının arkasındaki sedirin üzerine ihtiyar bahçıvanın uykuya daldığını görüyor, onu uyandırmayarak bahçede dolaşmaya başlıyor. “Bahçe cennet gibi güzel, muntazam havuzlar, mükemmel şadırvanlar, köşkler, renk renk çiçeklerin ve çimenlerin ortasında enfes bir köşk vardı. Oradan bahçenin her tarafı rahatça görülüyordu. Merakla köşke girdim. Ta üst kata kadar çıktım, etrafı seyrederken, köşkün yakınından bir takım kadın sesleri duydum. Bakışlarımı sesin geldiği yöne çevirince, elli kadar genç ve güzel cariyenin ortasında son derece güzel bir kızın tavus kuşu gibi dolaştığını gördüm.

Hareketlerinden Çin hükümdarının kızı olduğunu anladım. Yâ Rabbi, bunu dünyanın afetlerinden muhafaza et diye dua ettim. Aramızda nisbet olmadığı için gönlümün ona meyletmesine engel oldum. Yanında da bir kız vardı. Güzellikte ondan aşağı değilse o kadar muhteşem giyinmemişti. Bunun padişahın yakınlarından birinin kızı olacağını düşündüm. Gönlümün sesine engel olamadım.”

“İSTEĞİMLE DEĞİLDİR, SANA GÖNÜL VERDİĞİM, BU MUHABBET DEDİKLERİ BİR BELADIR SEVDİĞİM.”

KÂMİLU’L KELÂM VE BÂNÛ CİHAN ( SÜLEYMAN TEVFİK ) sayfa: 9/10/11

Gönül, insan da bir tercih mizanı gibi hareket eder, dil’ in bir bakıma midenin bekçiliğini ettiği gibi, nasıl ki dil beğenmediği, onay vermediğini gırtlaktan aşağı indirmiyor, mideye gitmesine müsaade etmiyorsa, gönül de, gözün görüp onay vermediğini akla ve kalbe kabul ettirmeyebiliyor.
Göz şaşabilir, bakış haddini aşabilir, o zaman da bir çığlık, kar taneleri gibi yığılmış suni ve hadsiz parçalardan oluşan çığ’ı koparacak, olanca yok ediciliği ile üzerimize çullanacaktır.
Ölçüsüz bakmanın akıbeti de, ölçüsüzce bir yığının hatta yığınların, altından kalkamayacak yoğunluktaki tesirine maruz kalabileceğimizi gösterir. Vakitsiz ve toy, henüz olgunlaşmamış duygusal zekâmızın istikametini, çevremizdekiler ve beslendiğimiz her türlü kaynağın temizliği, doğruluğu muazzam noktada etkiler. Göz her şaştığında yani haddi aştığında mizanın da ayarı bozulacaktır. Bakışın değişmesi demek, yeni pencerelerden yeniden yenilenerek bakmak demek, tekrar yepyeniyi keşfetmek demektir.

NECM SURESİ 11/18 AYETLERİ
(11-18) Kalp gördüğünü yalanlamadı. O’nun gördükleri hakkında onunla tartışıyor musunuz? Andolsun ki Cebrail’i bir başka inişte de görmüştü. Son sınır ağacı, sidretü’l-müntehâ yanında. O ağacın yanında Me’vâ cenneti vardır. Sidre’yi neler kaplamıştı neler! Ne gözü kaydı ne de belirlenen sınırı aştı. Andolsun ki Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.