TAKVÂ

İnsanların birbirlerine olan üstünlüğü yalnızca ve yalnızca “TAKVA” iledir. Bunun böyle olduğunu kesin olarak nereden biliyoruz, tabii ki kaynağımız Kur’an-ı Kerim’deki Hucurat suresi 13. Ayetten.

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık, ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”

TAKVÂ التقوى
yıl: 2010, cilt: 39, sayfa: 484-486 (İslâm Ansiklopedisi)
Dinin emir ve tavsiyelerine uyma, haram ve günahlardan kaçınma hususunda gösterilen titizlik anlamında bir kavram.
Süleyman Uludağ

Yine bu hususta Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) Veda Hutbesinde: “Ey insanlar! Rabbiniz birdir, atanız da birdir. Hepiniz Adem’densiniz, Adem ise; topraktan yaratılmıştır. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten sakınanınızdır. Arab’ın Arab olmayana, hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.” buyurmuştur.

Kavramın kısaca anlaşılabilir hali ile “Emirlere uyup, yasaklardan sakınmak” şeklindedir. Takva’nın insanlar tarafından ölçülebilir bir ağırlığı yoktur, yani kişideki takvanın sadece Allah tarafından değerlendirilerek, onun takdiriyle ödüllendirileceği veya buna bağlı olarak mertebe kat ettirileceğini söylemek mümkündür. Takva’nın bir takometresi yoktur, bu bağlamda da kimse kimsenin ne kadar ehli takva olduğuna karar veremez, bir ölçü belirleyemez. Takvası yüksek veya kullanılabilitesi işlevsel bir ehli takva nasıl anlaşılır? Kaç yılda yetişir? Taşıdığı özellikler nelerdir? Hangilerini çalışarak tecrübelerle edinmiştir? Hangileri bizzat Allah tarafından içerisine nakşedilmiştir?

Takva kavramı doğru anlaşıldığında ve doğru kullanıldığında, insanlar arasındaki bağı daha da kuvvetlendirmesi gerekmekte değil midir?

Bu günde, geçmiş tarihlerde olduğu gibi insanlar birbirlerini sürekli olarak, daha az inananlar veya daha yanlış inananlar, daha çok inananlar veya daha doğru inananlar gibi bir ayrıştırma içerisine giriyor.

Bunun sonucunda, Allah’ı en çok memnun edenin kendisi olmasını dileyerek ve buna inanarak bir kırıma, kıyıma, yıkıma ve katliama kadar gidebilecek olan gözü dönmüş bir şekilde yol izleyebiliyor.
Tek derdi “Ben senden daha çok ve daha doğru inançlıyım ve seni, benim gibi inanmaya ikna edemezsem, seninle seni yok edene kadar mücadele ederim. Bunu yaparken de Allah’ın benden hoşnut olacağını düşündüğümden ölümün bana acı vermeyeceğini ve öldüğümde mükâfatlandırılacağımı düşüneceğim.”dir. Dünya tarihinde mevcut savaşların neredeyse tümüne yakını inanç temellidir.

Takvanın, sadece Allah’ın kendisi tarafından ölçülebilen bir değer/cevher ve düzenleyici özelliği de olan kavram olduğunu anlayamamış olmanın neticesindeki sıhhatsizlik, ayrışmayı da derinleştirerek kapanmaz boşlukların açılmasına sebep oluyor.

Hâlbuki Rabbimizin bize hediye ettiği bu kavramlara halisane ve ihlâslı bir şekilde yaklaşarak bakar ve öyle de hayatımıza tatbik etmeye gayret edersek, kanamanın başladığı yere tampon yapmış ve yaranın/yaralının kaybını durdurmuş olur hem de iyileşme sürecine giden adımı atmış oluruz.

İnsanların birbirlerini ölçüp tartma dertleri neden böyle soyut ve sonuç alınamayacak yerlerden çıkar. Somut ve elle tutulur, verdiğinde karşısındakinin eksiğini tamamlayacak hatta onu artıya çıkaracak veya en azından kendi seviyesine denk bir mesafeye getirecek şekilde bir şeylerle ölçmeye kalkışmaz, neden bu tür eylemlerden sakınır.
Bu gün Müslüman dünyanın içerisinde bulunduğu en vahim durumun özeti niteliğinde tek bir kavramın yanlış anlaşılması veya hiç anlaşılamamış olmasının yattığı gerçeği ne acıdır.

Eğer bu kavram diğer nitelikli hikmetli kavramlar gibi doğru anlaşılsaydı ( ki diğerlerinin de ne kadar doğru anlaşıldığı ayrı bir konudur) durumumuz ne olurdu diye düşünmek, geleceği bir kurgu içerisinde hayal ederek tasarlamak gibi olurdu, belki bu düşünüş bize bir veri bile sunabilirdi.
Örneğin, ayrışmaları tetikleyen noktaların hemen hemen birçoğu olmamış olurdu.
Yol belli, yöntem belli, kavramlar belli. Her şey apaçıkken, dalgınlık ve bir müddet unutkanlığın dışında yapılanların ardında iyi niyet aranmaz.
Meseleyi doğru anlamış nice büyükler hem ecdadında içerisinde olduğu nice isimler, bu şekilde bir zihin inşasının sonucunda varılacak noktaları çok güzel göstermişler hatta günümüze bile coğrafi değişiklikler, inanç çeşitliliği, dilin farklılıkları bir ve aynı kubbenin altında cem etmeyi başararak, uzunca bir saadet devrine imza atmışlardır.

Tüm dünya insanları peygamberimizin (a.s.) ın daveti üzerinedir. Bunlardan daveti kabul ederek icabet edenler ve hala ehli davet yani davetin ulaşmış/ulaşacak olanlarıdır. Böyle bakıldığında, daveti kabul etmiş ve Müslümanlardan olmuş olanın, bir başka Müslüman’ı kolayca dışlaması güzel bir davranış değildir. Ki ehli davet olanlar bile davete icabete ehil iken/layık iken daha kabulleri söz konusu olmayıp, Müslüman bile sayılmazken, onlara gösterilen ihtimamın Müslümanlığı tercih etmiş birisine gösterilmemesi de güzel ve doğru bir davranış değildir.

Onlar, basit hatalar hariç büyük günahlardan ve yüz kızartıcı davranışlardan kaçınanlardır. Şüphesiz Rabbinin bağışlaması geniştir. O sizi topraktan var ederken de, annelerinizin rahminde saklı bulunduğunuzda da, sizinle ilgili her bilgiye sahiptir. Öyleyse kendinizi temize çıkarmayınız. O, Allah’a saygı duyanı en iyi bilendir. Necm suresi 32. Ayet.

Tabi tüm bunlarla beraber insanın, içerisinde bulunduğu ve kendi çevresini kuşatan her durum için belirgin bir hal üzere olması ve bununda ilişkileri ve ünsiyeti sürekli kılabilecek şekilde görünür ya da en azından devamı açısından tahlil edilebilir olması gerekir.

Merhum ziya paşa’nın da dediği gibi “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” sözünden de anlaşılacağı gibi, kişinin icraatında karakteri ile bağlantılı, kıstaslar yapabileceğimiz ipuçları saklı olmalıdır ki yukarıda belirttiğimiz gibi ünsiyet kurulabilinsin.

Takva sahibi kimseye “Muttaki” denir. Kur’an-ı Kerim’de “Muttakiler” övülmüş, muttakilerin özelliklerinden şöyle bahsedilmiştir: “…yakınlara, yetimlere yoksullara, yolda kalmışlara, sevdiği maldan harcamak, namaz kılmak, zekat vermek, anlaşma yaptığı zaman sözünü yerine getirmek, sıkıntı ve hastalık zamanlarında sabretmek, Allah’a ve Resulüne itaat etmek, bollukta ve darlıkta Allah için harcamak; öfkelerini yutmak ve insanları affetmek, Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tövbe istiğfar etmek, işlediği günahta bile bile ısrar etmemektir.”

Böylesine küçük bir detay bize, takva yönünden yine kişinin ne derece titiz olabildiğini de gösterebilir. Netice itibariyle kişinin işine bakarak ona göre muamele etmekle, kişinin inancına bakarak muamele etme arasındaki o büyük farkı görebilmek lazımdır. Bu durum derin boşlukları ve kopuşları doldurup bağlayarak, yakınlaşmaları sağlayacaktır.