Bir kutlu davanın varılacak son noktası, bizim gibi vahdet inancına sahip, imanlı ve müslümanlık iddiasında olan insanlar için sefer, ya zaferdir galibiyettir veyahut şehitlik’ dir, şehadettir.

Peygamberlerden sonraki en ulvi makam olan şehadet makamı, her nimet gibi nasip işidir ve niyet işidir. İnsanın şehadeti istemesi kadar normal bir durum yoktur, zira cihad eden mücahitlerin şehadeti evladır. Bu cihad, sırf savaşmakla alakalı değildir, görevini en iyi şekilde ifa eden de, nefsini binek yapan da, farklı türlerde cihat etmiş, mücahit olmuş olur ve nasipse şehadeti tadar.

İnsanlar bir şekilde dünya’ ya gelir, fakat türlü türlü akıbetler ile bu dünya’ dan göçerler.
Kutlu doğumlar olduğu gibi, kutlu ölümler de vardır ve şehadete ermek bunun en güzel örneğidir.

Ve böyle bir inanç sisteminin içerisinde, bu inançtan tezahür ile kurulan, oluşturulan bir topluluk, peygamber ocağı dediğimiz, ülkemizin çelikten zırhı olan ORDUMUZ ve TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ.

Ast’ tan üst’ e her nefer bu inanç sistematiği içerisinde yol alır, ilerler ve hizmet eder. Özünde temelleri sağlam atılmış olan bu inançla birlikte, birey doğruya sırtını dayar, hakka yaslanır ve batıla kılıç sallar savaşır, savuşturur, kalırsa gazi göçerse şehittir. İki farklı makam, iki farklı şeref madalyası takılır boynuna.

Bir de sevk ve idare eden komutanları vardır neferlerin, nizami ve gayrı nizamı tekniklerini, tecrübelerin süzgecinden damıtır, emri altındakilere özenle, tekrar tekrar öğretir, yetiştirir.

Hem fikren olgun, hem fiziken olgun, temelde ahlak ve disiplin içerisinde yaşamaya özen gösteren bu topluluk, zafiyete meydan veremez ve yumuşak olamaz, çelik bükülmez.

Tarih boyunca şehadete eren her bir iman ehlinin ruhunu incitmemek için, bu günde bu mertebeye kavuşmuş olanların şehadetine halel getirtmemek için, aramızdan göçüp gidenleri, yitip gidenlerle bir tutmayacak, sekar’ a yuvarlananlarla, cennet bahçelerinden evla olan, Rablerinin katında rızıklananlar ile aynı kefeye koymayacak, yasını tutmayacak, bayramını kutlayacağız.

Mevla ayet-i kerimde buyuruyor; Âl-i İmrân 169-) Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma; hayır, (onlar) diridirler, Rableri katında rızıklanmaktadırlar.

Madem Allah, kendi yolunda mücahede edip can veren kullarını, diğer can kayıpları ile aynı tutmayarak, hemde kendi katından rızıklandırarak ödüllendiriyorsa, yas tutmak, ağlayıp dövünmek inançlı ve itikatlı bir insan olma iddiasında olan birinin yapacağı şey değildir.
Kaldı ki ölümün farklı bir şekli ile tecellisinde de haykırıp bağırmak doğru değildir, buna en güzel örnek yine Hz. Peygamberin a.s. In hayatındandır.

Rivayet edilir ki Hz. Peygamber (sav) oğlu İbrâhim’i defnedince kabri başında durup şöyle dedi:

“-Oğulcuğum! Kalp üzülür, göz yaşarır. Fakat Rabbimizi kızdıracak bir söz de söylemeyiz. Şüphesiz biz Allah’a âidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz. Oğulcuğum! ‘Rabbim Allah’tır, dinim İslâm’dır, babam da Allah’ın Peygamberidir.’ de.”
Kalp hüzünlenir, göz yaşarır, fakat dil susar.

Onurlu makamların dezenformasyona uğramaması için, imandan ve ahlaktan yoksun, Allah’ tan ve peygamberden bi-haber yaşayanlarla aynı dili kullanmamak lazımdır.
Düşman hakikatın ruhuna saldırır.

“Ecel, insana “errezzak” esmasının, “hayy” dan elini çektiği dakikada gelir. Hayy’ ı hayy ile besleyen insan daima hayy olur.
Allah yolunda ölenler ölmemişlerdir. Allah yolunda ölenler kimlerdir. Hiç düşündünüz mü? Allah’ın her canlıya bilaistisna verdiği Errezzak’tan zorla nasibini kesmek arzusunu taşıyanlardır.
Bunlar binbir türlü vesilelerle ve perdeli şekillerle Hayy’ lıklarını Hayy ile birleştirip, ortadan Errezzak esmasının kaldırılmasına uğraşanlardır.
Dr. MÜNİR DERMAN

Ordu ve İdeoloji
İsrail’in eski Başbakanı İzak Rabin’e bir soru sorulmuştu: “İsrail’de neden hiç sıkıyönetim olmadı?” Cevabı netti: “Eğer ordu komutanı olarak hükûmetin devrilmesi emrini vermiş olsaydım İsrail askerleri bu emirleri yerine getirmezdi.” Rabin başbakan seçilmeden önce ordu komutanlığı yapmış olduğundan tecrübeye dayalı olarak konuşuyordu. 
2004 yılının sonlarıdır… İsrail’de Gazze Şeridi’nden çekilme planlarıyla ilgili meclis oylaması öncesinde ülkede hava oldukça gergindir. İsrail gizli servisi, dönemin başbakanı Ariel Şaron’u ve Meclis’i koruma önlemlerini daha da arttırmıştır. Önde gelen hahamlar İsrail askerlerini, geri çekilme emrine uymamaya çağırmaktadırlar. 
İsrail ordusunda askerlerin yaklaşık yüzde 30’u milliyetçi-dinci kanattandır. Ve bu askerlerin çoğu, “anne-babamızı, ailelerimizi evlerinden süremeyiz” diyerek gerçekten de emre itaat etmeyeceklerini ilan etmişlerdir. 
Ancak dönemin Genelkurmay Başkanı Moşe Yalon, çıkar, bir açıklama yapar, “İsrail ordusu, toplumu ve devleti için asıl tehlike itaatsizliktir. Bu kabul edilemez bir olgudur ve Siyonizm için bir tehlikedir. İsrail silahlı kuvvetlerinin subay ve askerleri, siyasi yönetimin bize verdiği görevleri yerine getirecektir” der ve Gazze boşaltılır. 
Bu hadise, en az iki açıdan ders alınması gereken niteliktedir: 

1- Ordu, siyasileri yanlış karar almakla, vatana ihanet etmekle suçlamamış ve direnişçilerle birlikte olmamıştır. 

2- Emrin yerine getirilmesi esnasında, direniş gösterenlerin askerlere karşı olan davranışları müsamahayla karşılanmış, bölgeyi boşaltma işi, şiddete dönüştürülmeyerek, kimse kendi başına vatanı kurtarmaya kalkışmamıştır. 
Nereden nereye? 
Eski Türklerde ordunun bir hususiyeti de, kuvvetlerin hayvan rengine göre ayrılmasıydı. Dağdaki süvari kuvvetlerinin atları baklakırı, Güneydekiler kula, yani açık sarı, Batıdakiler kır, Kuzey kuvvetlerinin ise yağız idi. Yani ordu, hayvan renginde bile beraberlik arayacak kadar tertipli ve teşkilatlı idi. 
Aynı ordunun bir zaman sonra siyasete karışması, bu millete, muazzam bir imparatorluğun elinden çıkmasına malolmuştur. Osmanlı tarihinde

3. Murat devrinden itibaren bozulan ocağın devletin kaderi üzerinde mutlak hakimiyeti, 1622’deki Haile-i Osmaniyye’den itibaren başladı. Yenilenme fikrinin ilk mümessili olan Genç Osman’ın şehadetinden itibaren Yeniçeri Ocağı, artık askeri bir kuvvet olmaktan ziyade siyasi bir müessese şeklini almaya başlamış, ara sıra sindirilir ve söndürülür gibi olmuşsa da daima toparlanıp vaziyete hakim olmuş, Hükumet’le Saray, ocağın emrinden çıkamayacak hale gelmiş, harp cephelerinde mütemadiyen geri kaçan Yeniçeriler, Osmanlı karargahını yağma ettikten sonra hükumet değiştirmeyi adet haline getirmiş, listeler dolusu kelleler istemek ocağın siyasi bir hakkı şeklini almış, bütün bunlar imparatorluğun parçalanmasına sebep olmuş ve bu hal, 1826’da Yeniçeri Ocağı ilga edilinceye kadar hep böyle devam etmiştir. 

1622’den 1826’ya kadar tam 204 sene askerin siyasete hakimiyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun güç dairesini Balkanlara kadar daralttıktan sonra, en nihayetinde Balkan hakimiyetini de temelinden sarsmıştır. Sultan Abdülaziz’in devrilmesi, Hareket Ordusu’nun İstanbul üzerine yürüyüşü, Bab-ı Ali baskını, 1960, 1970 ve 1980 müdahaleleri gibi olaylar hep, “kazan kaldırma”nın tekerrüründen ibarettir. 

Cumhuriyet dönemiyle asker, ülkenin güvenliğini sağlamanın ideolojinin korunmasıyla mümkün olacağına inandırıldı. 
Birileri, davranışlarınızı düzenleyen değerleri bilirse, sizi sevk ve idare etmek, oldukça kolaydır, bu; küresel doktorlara emanetsiniz demektir.

ÖMER ÖZKAYA 19/08/2015 “güneş gazatesi” YAZISI