Sözlü kültür geleneğinin devam etmesi bakımından hem iyi hem de kendi içerisinde birden fazla kötü barındıran bir takım platformların zuhuru, geleneğin evrimine ilişkin yeni boyutlar açarken, gelişip dallanmasına da yol açıyor. Sözlü kültür geleneğimizin temelini oluşturan bir takım zatlar, örneğin Dede Korkut gibi, onun kendisinden önce gelmiş kültüre olan hâkimiyeti neticesinde etrafında topladığı cemaate bunu aktarmasıyla bilinir. Kültür aktarımında oluşan, oluşturulan bu ortamın yalnızca sözü aktarmakla kalmayıp, insanları da bir bakıma cem eden, belirli aralıklarla bir araya gelerek toplanmalarına da vesile olan ve bunun sayamayacağımız kadar olumlu gelişmelere yaradığını da söylemek gerekiyor. İnsanlar bu anlatılar üzerinden geçmiş atalarının yaşam biçimlerini dinlerken kökleriyle irtibat kurabildikleri gibi gökleriyle de irtibat halinde oluyorlar ve hatta rüyalarında bile bu bağların etkisiyle türlü deneyimler yaşıyorlardı. Bu aktarımlar üzerinden hayat pratiklerini makul ve faydalı tecrübelere dönüştürerek, içerisinde bulundukları toplumu ihya etmek üzerine hassalar gelişiyordu. Bu gün yukarı da girişini yaptığımız bir takım platformların geçmiş sözlü kültür aktarımının birer örnekleri olduğunu söylemek tamamıyla doğru olmaz, tümden de yanlış olmaz. Medrese-i Youtubiyye başlığı altında, geçmişte olan örfün bu güne yansımasını ele almak niyetindeyim.

Artık belirli bir “riyazet” ve “terbiye” içerisinden geçirilerek, kişilerin ilgi alanlarının temsilcilerinin veya öğretici-ustalarının bilgi macerası önünde diz bükmek yok. “Eti senin kemiği benim” tabiri büyük ölçüde yok oldu. Hap şeklinde bir defa da yutmalık faydalar, kabiliyetler edinmeler var. Felsefesini almadan kabasına talip olanlar var. Onu dahi ehlinden almak istemiyor, çünkü istemekle ilgili sorunu var. İstemesini bilmiyor, öğrenmekte istemiyor. İstemeyi istemiyor yani. Öğrenmekle ilgili o kadar fazla şu cümleyi duydum ki; Youtube’dan bakarım. Medrese-i Youtubiyye diye bir şey oluştu çok uzun zamandır. Popüler bir platform olduğundan ve bunun sosyolojik olarak öğrenme evresindeki gençleri nasıl etkileyeceği iyi düşünülmediğinden çokları orada. Hangi kaygıları taşıdıklarını ben yazarak kimseyi itham etmek istemiyorum. Ama siz orada birilerine bir şeyler ulaştıracağım derken, bizler burada size olan ulaşımın kolaylıklarının bütün gevşekliğini huy edinmeye başladık haberiniz olsun. Usta, çırağını uzaktan yetiştiremez! Ona sirayet etmeden, meslek veya sanat bileziğini koluna takmadan evvel ki evreyi atlayamaz. O usta değildir o zaman. Başka bir şeydir. Uzaktan usta mı tuzaktan usta mı? Şimdiki çıraklar ustaları ile anılmaktan uzak. Ondan mı?

Senden öğrenirsem eğer ve bu ortaya çıkarsa, benden üstün olduğun ayan olur. O halde ise kimse bana itibar etmez. Benim “kendiliğinden bilmekliğim” diye şişirdiğim balonum patlar, daha da itibar göremem. Yalnızca ben bilmeliyim ve herkeste bunu benden bilmeli.

Eyyatüb’ün yanılgısı, bir başkasından öğrenmekliğin vereceği hazzı kibriyle zehirlemekten başka bir şey değil.

Oysa Yusuf suresi 76. ayette

“Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır” buyrulur.

Kelam, insanı zehirlemek için değil bilakis antidottur.

Asabi, hastalıklı bir biçimde “öğretme” çabası, usta-çırak ilişkisini akamete uğrattı. Rencide ederek, gurur kırarak, kaprisli bir biçimde, sürekli disiplin zannedilen baskıların sonunda ortaya çıkan sadece youtube’dan öğrenme eğilimi oldu. İnsan, insandan beslenemez hale geldi. İnsan, tüm bilgi birikimini ekrana yüklerken, onu, insani bütün zayıflıklardan da elediğini sanmış olmalı ki, karşı tarafla yüz yüze geldiğinde bu yanlarının meydana çıkacağı ihtimaline ön almak için, ekrandan ekrana aktarımı kendince uygun buluyor.

Hal bu ki kendisini bilmeyen, yönetemeyen birinin bir başkasına iki türlü de vereceği hiçbir şey yoktur ve olamaz. Karakterinde terbiye edemediği bozuklukları gideremediği için bilgisini aktaracağı modeli de belirlemesi sakıncalı olabilir. 

Ehil elden öğrenmeyenin durumu, ormanın çocuğu Moglinin durumu gibi. Sanal platformları medrese belleyen, düstursuz öğrenme arzusunu bu mecradan besleyenler de öyle. Anası sosyal medya olanın kendisi barbar olur.

Rahle-i tedris, geleneğimizde hem unutulmuş bir yöntembilim metodudur, hem de yüz yıllar boyunca işleyişinde genel anlamıyla sıkıntısız çalışan bir organizmadır. Bu sistemli düzenek sayısız insanı yan yana, karşı karşıya getirerek, yine sayısız insanın faydalı ve ortak iyiyi inşa etmek üzerine çalışacağı şekilde dizayn etmeyi başarmıştır. Etkin ve faal bir kurum olan medreselerde “öğretmekle” yetkin müderrislerin her biri neredeyse “Hezarfen” diler. Yani bu insanlar bu gün youtube kanallarında olan, konuştuğu halde ne dediği duyulmayan insanlar gibi değildiler. Onların gaye-i hayali, önce terbiye ve felsefesini öğrendikleri “bilgi”yi bir sonrakine, öğrendiği biçimin de üzerine koyarak aktarmaktı. Tüm disiplinleri sırası ile layık olanlara öğrenip-öğreterek bu anaforu devam ettirirlerdi.

İlla ki bir medrese ve müderris örneğinden yola çıkmak gerekmez. Pek tabi de herhangi bir insanın bu yollar dışında başka bir yol izleyerek kendisini geliştirmesi de mümkün. Burada mühim olan, altı çizilecek nokta şudur; Kişi ilk adımını eşikten dışarı atmadan evvel kendi içine bir adım atmalı. Atmalı ki kendini tanımaya başlayabilsin. Böylelikle kesin bir netice ile olmasa bile en azından neye istidadı olduğu kanaatini muhakkak oluşturacaktır. Herhangi bir hikayesi olmayan şeyin adı yoktur. İki satırlık bir mazisi var ise şayet ona anlamlar üzerine anlamlar yüklenebilir, soyut ve somut olarak değerine bakılabilir. Bir iç yolculuk hikmet nazarı kazanmak arzu ve niyetiyle olmalıdır. Böylelikle hiçbir şey senin için bir şey olarak kalmamakla beraber, seni belki de kimselerin tahayyül edemeyeceği âlemleri müşahede etmeye yönlendirecektir.

İnsan insanın anahtarıdır. Kimin kimin kapısını açacağını, kimin kimin kapısını kilitleyeceğini bilebiliriz. Eğer ki ahvalleri okumayı bilebilirsek.