“Sanatta ‘Üveysilik’ diye bir şey yoktur. Mutlaka bir hoca bulmak zorundasınız.”

Allah selamet versin Hattat Fuat Başar Hoca’nın bu sözü Youtube’u Medrese belleyenler hakkında yazmış olduğum iki deneme yazıma bir sağlama niteliğinde yerine oturdu. Şubat ayı başında bir kültür merkezi sohbetinde kurdu bu cümleyi.

https://islamansiklopedisi.org.tr/uveysilik

İnsandaki çağrışım yeteneği hiçte hafife alınacak, göz ardı edilecek cinsten bir yetenek değildir. Öyle ki dijital çağın içerisine doğmamış olan insanların mekanikle olan irtibatıyla örneklendirilebilir. Kâğıt, kalem ile haşır neşir olan insanın fikri muhayyilesi bunların buluşmalarıyla ortaya çıkar. Hatta düşünceyi yazıya aktarırken uğranan değişimi de bu terkip izah eder. Bildiğimiz çoğu yazar-çizer makale veya kitaplarını elleriyle veyahut daktilo ile yazdıklarını beyan ederler. Çünkü bir dönemin alışkanlıkları neticesine geliştirilen melekeler kullandıkları eşya ile uyumlanırdı. Mum ışığında henüz elektriğin ulaşmadığı mecralarda öğrenim sürecini anlatan büyüklerimizi çok dinlemişizdir. Yani insan döneminin, devrinin imkânlarıyla kazandığı kabiliyeti o devir ve dönem imkânları da insanını kazanmıştır. Elektronik postalar bir mektubun yerini tutabilir mi? Burada söylemek istediğim yitik maziye olan hezeyanlar değil elbette. Nerede o eski ramazanlar, nerede o eski bayramlar değil demek istediğim. Demek istediğim, değişen araçlar ve bunların alternatif çokluğu ortaya hala ruhu olan, felsefesi ve derinliği olan somut bir yapıtı koyamamış olmasıdır. Medrese-i Youtubiyye çerçevesinde insanın eşya ile olan temasını kaybetmesiyle, kaybetmesiyle demeyelim de, bu eşyanın imaj değiştirmiş haliyle muhatabiyeti soğuk, ruhu olmayan işlerin zuhur etmesine yol açtı. Sanat, edebiyat, ustalık gerektiren ve illa bir ustadan öğrenilmesi gereken her türlü olgu artık ucu açık aforizmalara, anlamsızlıklara dönüşmeye başladı. Bize kadar olan nesil için bu durum böyle fakat bizden sonra dijital çağın içerisine doğan, maziyle irtibatı kopuk bihaber yeni neslin böyle bir rahatsızlığı olmayacaktır. Belki biz onlara rahatsız insanlar gibi görüneceğiz. Onların ortaya koyduklarına alışmamız hayli güç olacak.

Bir önceki yazıda ustaların-hocaların narsist ve despot tutumlarından dolayı artık kendilerine çırak-talebe bulamıyor olmalarından bahsetmiştim. Esasen tercih edilmiyorlar kendileri. Şimdi bu çağı kurnazca çıkarına alet etmeye çalışanlar tezgâhı youtube a kurdular. Eskinin bu güne kadar olan birikiminin bu günlerden sonraki dünyayı şekillendirecek olan nesle aktarımı da bu bağlamda sorunlu hale geliyor. Geçmiş ile gelecek arasındaki bağ kopuyor. Tarihinden ve tarihi karakterlerden uzak durmalarına sebep olan onların temel tutumları oluyor. Geçmişin bilgisini bir sonraki nesle aktarmakta aciz kalıyorlar. Bir devlet politikası olarak da yürütülen kuşaklar arası korelasyon (ilgileşim) neticesiz kalıyor böylece. Bir genelleme yapmak istemiyorum sadece içine kendimi de kattığım bir fotoğrafı çekiyorum. Kuşaklar arası bağın oluşturulamaması demek, tecrübenin aktarımının akamete uğraması demektir. Binlerce yılın damıtılmış bilgisi bu kadar basit bir biçimde yok olup gitmemeli. Zira büyük milletler zaruri olarak köklerinin sağlam kalabilmesi ve gelecek için ayakta durabilme kabiliyet ve iddialarını tam da buna borçludur. Tekrar en başta Fuat Başar hocanın ettiği cümleye dönersek, “Üveysilik” meselesi derinlemesine incelendiğinde ortaya çıkan sonuçların tarihi olarak kayıtlara girmiş hallerini de görmezden gelmeyerek bunu yaparsak, meselenin çok daha iyi bir yere oturacağını düşünüyorum. Evvela dönemin gençlerine, yeni nesle dayatıcı bir yaklaşımla değil, onlardan öğrenmeye açık olarak işe başlamak lazım. İster kabul edelim ister etmeyelim bir sistem nasıl işliyorsa ona o şekilde yaklaşmak zorundayızdır. Yoksa bırakın verim almayı, aleti bile çalıştırmak mümkün değildir. İnat etmek, didişmek iş değildir. Birçok meslek kayboldu birçokları da kaybolmak üzere. Bazı kurumların mahallî olarak yürüttüğü faaliyetler var tabi ama bir elin parmaklarını geçmez.

Kaybolan veya kaybolmaya yüz tutmuş değerlerimizi her alanda ve her anlamda yeni nesle aktarmak zorundayız. Çırak bulmakta sıkıntı çeken meslek dalları son ustalarını da kaybettiklerinde bir devrin tümden ölümü gerçekleşmiş olacak. Vaktin insanı olmak, vakti ve insanı iyi okuyabilmekle mümkün olabilir. En değerli hazinemiz beşeri potansiyelimizi ekrandan öğrenmeye mahkûm etmemek gerekir. Tabii tüm bu söylenenler felaket tellallığı olarak anlaşılmasın. Elbette yeni neslin ortaya koyduğu çok önemli ve geleceğe matuf işler var, yok değil. Ben yalnızca bir kısım güruhun ve Eyyatüb’ün derdindeyim.

Dijital dünya bir takım gençlerin kazanç kapısı olduğundan beri, yüz yüze, hatır gönül ilişkisi gözetmeklik ortadan kalktı. Neredeyse her ihtiyacını o platformlardan karşıladıkları için kanlı canlı çok fazla kişiye ihtiyaç duymazlar. Çoğunluk “özgürlük” düşkünü olduğundan, kendi ahlak anlayışlarıyla toplumun ahlak anlayışı arasında uçurum farkı bulunur. Hem istediğim haltı yiyeyim hem de toplumda bir yer edineyim isterler ama işler böyle yürümez.

Bu tip insanlar, kendi büyüklerinin nasihatlerini kulaklarına küpe, yollarına da iz bellemezler. Sonuç olarak kendilerini soyutlarlar, kendi “ahlak” kurallarını oluşturup “özgür” biçimde (hiçbir otorite tanımadan) yaşarlar.

Sosyalden etkilendikleri için de etkileşim kurmak isterler ve nihayetinde ortaya büyüklere hürmetsizlik eden bir video görüntüsü çıkar.

İşte bu bir kısım hürmetsiz gençler mahalle kültüründen izole yaşadıkları için, sanal dünyanın her haltını bilir fakat kamusal alan ve sosyal yaşamdan bihaber olurlar. Eyyatüb tam da bunlardır. Medrese-i Youtubiyye’nin yetiştirdiği güruh.

Çıraklığın, kalfalık ve usta olana kadar olan yolculuğu zaten kendi içerisinde ayrı bir meşakkattir. Hiçbir zanaat kolunun öğrenilmesi basit ve kolay olmadığı gibi sürecin aşamaları da sancılıdır. Kaba öğrenim süreci bile zaman, emek gerektirir. Usta kişi çırağıyla kendisini bir tutmadan ona onun anlayacağı hizada, seviyede ilgisini perçinleyerek, merak ve heyecanını pekiştirerek yönelmeli. “Biz de zamanın da çok zorluklar çektik, o da çekecek ki olacak” demek despotluktur. Elbette her insanın terbiye edilmesinin koşulları farklıdır. Fakat insan eski insan değildir. Dolayısıyla insan değişmiştir, koşulların da değişmesi gerekmektedir. Bir defa bu tekdüzelik aynı şekilde devam ettiği sürece, Eyyatüb’ün sayısı artacaktır. Herkeslerin şikâyetçi olduğu insan türüne dönüşmüş, kimselerin kalıbında değişiklik yapmadan çıkardığı heykellere benzemişlerdir. Kimsenin bu türden şikâyetçi olmaya hakkı da kalmaz. İnsan kalmanın kendisi başlı başına bambaşka disiplinlere tabii olmak ve o disiplinlere uymayı gerektirirken, bununla beraber koluna takacağı herhangi bir sanat bileziğinin veya zanaatın öğrenim süreci tüm bunların dışında biraz daha serbest olabilir. Dikte ve despotizmin neticesi ancak isyankâr bireyler meydana getirir. Sanatla yoğrulamayan her kişi ham kalır, incelikten yoksun olur, kabalaşır. Fıtratında olan keşfetme ve gelişim yolunda ilerleme adımlarını doğru yönde atamazsa, yanlış yola ve kötü bir biçimde atacaktır.