Bu zamanlarda talep edenin talebini karşılayacak olan kişi, kendi zamanına göre değil, talebenin ve talep edilen şey her ne ise onun dönemine göre yaklaşmalı. Manevi krizleri içerisinde inancı ile cebelleşen, aynı zamanda zanaatının düsturunu da sanatında icra etmekle beraber, bununla inancını da  yansıtmaya kalktığında derin bir çelişkiye düşer. Bu durum kabiliyeti olan hemen her insan için içinden çıkılması zor bir haldir. Mistik bir mazi, otantik geleneksel bir karakter fakat modern bir söylem ve eylem, bu bağ değil bir kör düğümdür. Toprağın yapısı değiştikçe ekinin muhtevası da değişir, bu zarurettir. Tüm geçmişi ile yoğrulduğu halde, vardığı noktada despotlaşmışsa şayet, kişi sanatın özgünleşmesinden çok, onun tek tipleşmesine kendini tekrar etmesine sebep olacaktır. Bu anlattıklarıma örnek olarak, yakın zamanda galasını izlediğim “Dilsiz” filmini gösterebilirim. Film baştan sona coğrafyamızda da nadide bir yer kaplayan hat sanatını konu ediniyor.


Ressam olan Sami babaannesinin vefatından sonra amcasının kendisine babaannesinden vasiyet kalan sandığı teslim etmesi ile başlar. Sandığın içerisinde el yazması bir kitap, babaannesinin çocukken kendisine söylediği türkülerin kaydedildiği bir kaset ve iki mısradan oluşan bir hat yazısı vardır.

Resim yapmak için anlaştığı bir kütüphanede tanıdığı hanımefendiye aralarında geçen samimi bir sohbet  sonunda yazıyı okuması için gösterir. Şeyh Galip’in kaleme aldığı bu yazıda şöyle yazmaktadır.


“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen”

Bu vesileyle hanım efendi kendisini bir hattat olan Eşref Efendiye yönlendirir. Eşref efendi’nin hayatı acı dolu, tasavvuf ehli biri. Hattatların pîrî olan Şeyh Hamdullah Efendinin türbe temizliği yapar. Tahir isminde meczup bir kardeşi vardır.

Zamanında âşık olduğu kadınla evliliğine izin vermeyen ağabeyi yüzünden avare olmuştur. Eğlenceli birisidir de. Behlül Dâna’yı anımsatır. Sami’ye de talebe kabul etmediğini seviyeli bir dille söyler. Sami babaannesinin kendisine bıraktığı, Selma hanımın da manasını okuduğu Şeyh Galib’in dizelerinden çok etkilenmiştir. Hatt yazmaya karar vermiştir ama Eşref Bey kendisini talebe olarak kabul etmediğinden boynu bükük ayrılmıştır oradan. Birkaç defa denemesine rağmen kalemin uçunu kırmış bir türlü tek bir harf çıkarmayı bırak, çizgi bile çekememiştir. Eşref bey’i takip eder, vapurda karşısına oturur ve bu işi kendisine öğretmesi için izin ister. Eşref bey yine kabul etmez. Seviyesiz, liyakatsiz, edepsiz bulur Sami’yi.  Sami kitaplar kurcalamaya, bu işin tabir yerindeyse raconunu öğrenmeye kalkar. Okuduğu bir kitapta, kalemini hattatların pîrî olan Şeyh Hamdullah Efendi’nin kabrinin toprağına gömmesini, bir süre sonra onu oradan almasını, onunla sadece bir yazı yazmasını, daha sonra yazılacak yazılarda başka bir kalem kullanması gerektiği gibi kendisine bir takım tavsiyeleri alır. Denilenleri harfiyen yapar. Deniz kenarında çay içerken birden Eşref Efendi çıkagelir. “Bizi büyüklere şikâyet etmişsin” der. Sami anlamaz, ben kimseye şikâyet etmedim der, etmişsin etmişsin. Şeyh Hamdullah Efendi’ye şikâyet etmişsin deyince Sami şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemez. Sonra Eşref Efendi yarın şu vakit gel der.

Henüz talip olma seviyesinde bile bunca zahmete ve eziyete katlanacak kaç Sami vardır gelin beraberce düşünelim. Meşk zamanlarının sancılı vakitleri de işin katmerli kısmı tabii. Eşref Efendi’nin çalkantılı yaşamı, bakmakla yükümlü olduğu meczup bir kardeş ve onun kriz hallerinin idaresi vesaire. Kütüphane duvarına çizdiği resmi tamamlama sürecinde Selma Hanımla aralarında bir yakınlaşma olur ve Sami onun zor zamanlar geçirdiğini öğrenir. Eşref Efendi ile Selma Hanım’ın aralarında olup biteni Eşref Bey’e sorar. Eski talebesi olan kütüphane görevlisi Selma hanıma yazdığı icazetnameyi bir müzayede de (Pazar) satın aldığını ve bu durum onu hayli incittiğini söyler. Bunun üzerine Eşref Bey Sami’ye “İncinmemek mi? İncitmemek mi? Diye sorar ve bunu düşünmesini ister. Oysa Selma Hanım maddi zorluklarla mücadele ettiğinden ve yetemediğinden satmak zorunda kalmıştır ustasının ona verdiği icazetnameyi. Eşref Efendi’nin bu despot tutumu Sami’yi hayli kızdırmıştır. Babaannesinin kendisine vasiyet ve miras olarak bıraktığı Şeyh Galibin meşhur olan müsemmenin nakarat beytini bir müzayede de (Pazar) satar ve Selma Hanım’ın borçlarını kendisinden habersiz kapatır. Eşref Bey ile münakaşa eder ve der ki; Hani bana “İncitmemek mi yoksa incinmemek mi” diye sormuştunuz ya hocam, incitmemek hocam, incitmemek der. Film izlenmesi gerek güzel bir film. Bu çıkarımların yanında olumlu yönleri de epeycedir.

Biz sadece konumuz gereği, Medrese-i Youtubiyye’ye talebe olmasın insanlar diye bu kısmıyla ilgilendik. Yazımızın giriş kısmında bahsettiğimiz gibi ve bir önceki yazıyla da bağlamı olsun diye demek istediğimizi beyan ettik. Matlubun talebini yokuşa sürmek onu edeplendirmek demek olamaz. Evet, emeksiz yemek olmaz, kimse de elinin emeğinden daha lezzetli bir şey yememiştir eyvallah fakat kıvılcımdan ateş yakmak marifettir. Bir bebeği daha doğmadan boğmaya benzer bu nevi yaklaşımlar. Netice itibariyle de kaçırılan her fert eyyatübün kucağında nefes verir, nefeslenecek yerde. Ustasız çıraklar yetiştiren platformlar, bırakın icazetnamelerini satmayı herhangi bir değer bilgisinden de yoksun yetişiyorlar. Körpe fidan potansiyeliyle birlikte çürüyor.