Kibir ile alakalı bize kaynaklık eden Kur’an-ı Kerim’de geçen iblis ile âdem meselesinden temellenen bir başlangıca sahibiz.

Allah’ın “yeryüzünde bir halife yaratacağım” (Bakara 30) emri iradesinden, mahlûkattan olan iblisin Allah’ın yaratıp eşyanın isimlerinin bilgisi ile donattığı Âdem’e secde etmesini emretmesi ve iblisin bunu böbürlenerek reddetmesinden sonra gelişen süreçtir. Kendisinin ateşten, onun ise topraktan yaratıldığını öne sürerek, dolayısı ile kendisini üstün görerek ilk kibri gösterendir. Bundan sonrası onun ilahi rahmetten ve izzeti dergâhtan kovulmasına kadar süren bir aşamayı takip eder. İblis olur Şeytan.

Bu üstünlük kompleksi, yani “ben ateştenim o ise topraktan, dolayısı ile benim ondan üstün olmam lazım” çıkarımı rasyonel olarak iblise doğru gibi gelebilir ki gelmiştir de, âdem’in cevheri ve Allah’ın ona eşyanın hakikat bilgisini vermiş olması tüm rasyonel mekanizmaları zaten kırmış bulunmaktaydı. İblis bu istikamette kibri ile dost olunca akıbeti berbat bir sürece girdi. Allah’a ve cümle hikmetlerine körleşti, ziyanı arttıkça daha da derine yuvarlanmaya başladı. “Beni sen azdırdın” diyerek Allah’a iftira etti! Böylece ilk iftiracı oldu. Toplumda bir kesimin “Kadercilik” anlayışının temeli de burada yatmakta.

Örneğin iblis “–Tüm bunların böyle olacağını biliyordun, bildiğin halde benim sapmama izin verdin, bunda benim bir dahlim yoktur sen istediğin için oldu, suçlu sensin!” diyerek hâşâ Allah’a iftira ederek kendisini aklama yoluna gitti. Oysa Allah eğer böyle bir şey istemiş olsaydı zaten onu secde ettirmiş olurdu. Kaldı ki bu gün de irade ve tercihlerin hükmünün yok sayıldığı bir varsanımla, nasıl olsa olacak olan olacak gibi bir anlayış bazı kesimlerde.

Bu durumun değişik etki/tesir okuma ve yorumlamaları da mevcut merak edenler bakabilir. Kur’an-ı Kerim deki örnekleme ve anlatımlar bize geniş bir açı sunar ve düşünmeye sevk eder. Adeta bulaşıcı bir hastalık gibi olan kibir illeti, belki kişiden kişiye bulaşamaz fakat ona teveccüh edene hücum eder, ele geçirir. Tıpkı bir yılanın avını sarması ve avın kurtulmak için her çırpınışında verdiği nefesle yılanın ona biraz daha sıkı dolanması gibi.

Büyüklük Allah’ın hakkıdır. Büyüklük Allah’ın büyüklüğü olunca rahmet tecelli eden bir sıfat zuhur eder (Kibriya/Mütekebbir) gibi. Zatı, zamandan ve mekândan ve tüm yaratılmışlardan münezzehtir. Hem ne kadar yaratılmış varsa O’ndan başkası yaratmamıştır, yegâne yaratma kudreti olan sadece Allah’tır. (Hacc suresi 73. Ayet bkz)

Allah’ın bu sıfatların tümüne sahip olması, O’nun yarattığı ile varlığını O’na borçlu olanın büyüklenmesi arasındaki farktır kibir. Yani Allah’ın büyüklük sahibi olması ve yarattıklarına Kibriyalık etmesi ile yaratılmış olanın Allah’a kibirlenmesi arasındaki farktır kibir.

Kibir, insanın kendisinde olan bir özelliğin başkasında daha az oranda bulunmasına karşı böbürlenmesi olabilir fakat insanın veya yaratılmış her hangi bir varlığın kendisini yaratana karşı böbürlenmesinin neticesindeki kibir farklıdır. İlki yasaklanan ve insanı olası en kötü durumla yüz yüze bırakırken, ikincisi artık daha ötesi olmayan bir yerdir. İlk adımın ikinci adıma götürecek olma ihtimali asla unutulmamalıdır.

Peygamberimizin kibir ile ilgili etkili sözleri bulunmaktadır.

Bir sahabi kendisine “İnsan elbise ve ayakkabısının güzel olmasını arzu eder,” deyince şunları söyler;

“Allah güzeldir, güzeli sever. Kibir ise Hakkı kabul etmemektir, insanları küçümsemektir.” Buyurur.
( Müslim, İman, 147. Ayrıca bkz Ebu Davud, Libas 26, Tirmizi, Birr 61.)

İsra suresi 37. Ayette “Yeryüzünde böbürlenerek (merehan/merah) ‘gururlanarak, azametle’ yürüme çünkü sen ne yeri yarabilirsin ne de boyca dağlara erişebilirsin.” Buyrulur.

Bütün inançlarda öğretilerin hemen hepsi bu tür habis duygulardan arınma yönündedir. Aymaya yöneliktir, yani idraki durulaştırmaya, oraya yansıtılanları tasnif edebilme yeteneğini ya kazanmaya veya geliştirip ehlileştirmeye yöneliktir. Her inanç sistemi, içerisinde bunlar büyükçe bir yer kaplar. Çünkü insan ontolojik olarak fıtraten yaratılış itibariyle temizdir, güzeldir ve aynı zamanda da iyidir.

Yine sâd suresinde Davud a.s’ a uğrayan davacıların kısa bir anlatısı geçer, ibretliktir. Davud a.s hem peygamber hem de bir hükümdar olduğundan çok korunaklı bir mabette yaşar. Sarp kayalıkların üzerinde, çıkılması ve aşılması imkânsız surların ve duvarların ardında hem de muazzam korumaların askerlerin bulunduğu bir yerde. Bir gece iki kişi (melekler olduğu söylenir) mabedin onca güvenliğine rağmen Davud a.s’ın yanına kadar sokulurlar ve aralarında bir konuşma geçer. Bu kıssadan anlaşılan onca imkân içerisinde büyüklenmeye kapılmaması gerektiği, Allah’ın emrinin her yere ve herkese ulaşabileceğinin hatırlatılmasıdır.

Nisa suresi 78. Ayet ile noktayı koyalım. “Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır, sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile.”

Sevelim sevilelim dünya kimselere kalmaz.