“Önce doğruyu bilmek gerekir. Doğru bilinirse yanlışta bilinir. Önce yanlış bilinirse doğruya ulaşılamaz.” Fârâbi

İnsanlar ‘gerçek’ dedikleri hayatlarında suni, sentetik ve yapay birçok şeyle karşı karşıya kalabilirler. Fakat rüyada bu türden bir zerreye rastlamak mümkün değildir. O halde yaşadığı, gerçek sandığı şey aslında yapay ve gerçeğin yerine geçmiş olanın ta kendisidir. Belki de asla böyle bir gerçekle karşılaşmamışta olabilir, melankolik bir halin tavrını takınarak, özentiyle birlikte aslında hiç olmayan hislerin var gibi olduğu yanılgısına kapılabilir.

Duygusal olarak yapay ve sentetik tanımların cazibesine kapılarak tükettiğimiz hislerimiz bizi yeri geldiğinde acı çekmekten ve onun, çekilen o acının insan üzerindeki türlü faydalı etkilerinden yoksun bırakacaktır. Suni bir bağımlılığın asla tükenmeyen enstrümanlarına karşı duyulan tatmin edilemez bir yoksunluk hali. Bu hal, odaklanma becerisinin de yitirilmesine sebep olur. Gerçeğin yerini alan, onun yerine geçen bir başka gerçeklikle fakat bu defa söylenilmek istenen bir gerçeküstülülük değil, aslında hiç olmayan bir yanılsama, adeta bir serap gibi olan, gerçeğin türlü hallerinden olan mutantlaşmış bir başka hali.

Yanıltılan kas sistemlerinden, hislere kadar, tat alma duyumuzdan, göz yaşımıza kadar daha birçok insani yönümüzün sömürülerek tüketilmesi için kurulan bir düzen var. Bir süt keçisini sağan ellerin, o ellere sahip olan insanın yerine, onun yerine vakumlu metallerin geçtiği gibi veya senaryolarını hayranlıkla karşıladığımız filmlerde tükettiğimiz duygularımız gibi. Aslında hiç olmamış, yaşanmamış bir aşk’a hayran kalıyoruz, hiç ölmemiş birinin ardından yas tutuyoruz, hiç terk edilmemiş olanlar için üzülüyoruz, yani sürekli birilerinin kurguladığı, sırf bizdeki karşılıklarını tüketmek ve bizleri hareketsiz kılmak adına yaptığı suni senaryoların, vahaların, serapların ardından koşuyoruz.

“Dilencilerin kazanç kapıları yaralarıdır, iyileşmeye başladıkça tekrar kanatırlar” der Exupery

‘KALE’

kitabının girizgahında. Aslında ihtiyaç sahibi olmayan ve fakat bunu bir ihtiyaca dönüştürenlerin vicdani hassasiyetleri örseleyip, köreltmesinin doğurduğu asıl ihtiyaç sahiplerinin gözlerin tam önünden kaçırılma sihirbazlığında olduğu gibi. Evet, gözlerimizin önünden gerçeği çalmanın da ötesinde bir sihirbazlıkla, onu oradayken bile insanı yanıltarak tüm dikkatini, içsel ve dışsal bütün duyarlılığını, algılarını aldatabiliyorlar.
Böyle bir değirmenden geçirilen insanlık toplumunun nesilleri kayıp nesillerle eş değerdir.

“Matrix” filmindeki kaşık sahnesinde olduğu gibi, aslında bir kaşık yoktur (ki zaten matrix de gerçek bir dünya değildir) tabi aslında bir kaşığın olmadığı fikrine inanırsan eğer, o kaşığın zihninin gücüyle, parmaklarının arasında bükülebileceğine de ikna olursun hatta büküldüğü sanrısını görebilirsin de. Madem kaşık yok o halde bükülüp bükülmemesinin de bir anlamı yok, her şey insanın zihninde bitiyor. Bunun dışında bir kaşığı zihin gücüyle yamultabileni görmedim, duymadım.

https://www.youtube.com/watch?v=eKUzGLOcGto

Makineler fertleri bireyselleştirdi. İnsan, insan ile ünsiyetten mahrum, yoksun bırakıldı, köreldi ve eşyaya sarıldı.

Şifahi bir kültürden geldiğimiz için bizlerde “Söz” kıymetlidir. Karşılıklı edilen sözler muhabbeti derinleştirir, karşılıklı verilen sözler de yerine geldiği, getirildiği ölçüde bir güven çatısı oluşturur ve geniş bir mahiyette toplumun harcını oluşturarak, birbirlerine sağlamca kenetlenmesini sağlar. İki kişinin birbirine olan itimadı sarf edilen sözlerin anlaşılabilir ve etkili olmasıyla, neticesi itibariyle ise de tutulması, yerine getirilmesiyle ölçülür. Karşılıklı verilen sözler kişileri birbirlerine itimat etmeye yaklaştırır. Kişi sırf sözün güvenilirliği hasebiyle ömrünün tamamını bir kişiye veya bir kısmını bir işe vakfedebilir, yöneltebilir, adayabilir. “Sözün tesiri yoksa söyleme” demiş büyükler, buradaki tesir, sözü süsleyerek söylemekten ziyade, etki edebilecek, iz bırakabilecek olan kişiye karşı söylenmesi gerektiğiyle daha çok bağlantılıdır. Boşluğa haykırmak bir yankıya sebebiyet verir, bu da “Kendin söyle yine kendin işit” ile eş değerdedir. Karşılığını bulamayan “Söz” yetim kalır, boynu bükülür, küser. O yüzden “Emsaliyle müşerref olamayanın sesi semadan gelir” derler.

“Yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşırıyordum. Yalan her şey isyan etmelidir. Eşya bile!”
Peyami Safa

Sözün tesiri ile ilgili şu kısa hikâyeye bir göz atalım.

Kral, dondurucu bir kış mevsiminde gecenin soğuğunda nöbet tutan bir muhafıza sordu:

– Üşüyor musun? Muhafız;
– Ben alışığım kralım, dedi. Kral;
– Olsun, sana sıcak tutacak elbiseler getirmelerini emredeceğim dedi ve gitti.

Ancak bir süre sonra emri vermeyi unuttu…
Ertesi gün duvarın yanında muhafızın soğuktan donmuş cesedini gördüler ama muhafız duvara bir şeyler karalamıştı. Duvarda şunlar yazıyordu:

“Kralım, soğuğa alışkındım, fakat senin sıcak elbise vaadin beni öldürdü!

Türlü vaatlerle, insanları bekleterek bir umuda bağlayarak kesinlikle imtihan etmeyin. Çünkü insan, bekletildikçe değişir. Beklettiğiniz kişi hakkınızda telafisi imkânsız olumsuz düşüncelere girer. Önce umudu öldürürsünüz. Ardından sevgi, saygı, güven ölür… Dostluk ölür, muhabbet ölür!