İNSAN BEYNİ DEĞİRMEN TAŞINA BENZER. İÇİNE YENİ BİR ŞEYLER ATMAZSANIZ, KENDİ KENDİNİ ÖĞÜTÜR DURUR.
İbn Haldun.

Ham bilginin işlevsel bir hale getirilebilmesi, bir gıdaya dönüştürülmesi için, insanın keşfederek kullanması gereken birkaç araca ihtiyacı vardır. Bilgi, direkt gıda olarak hiçbir zaman bizlere sunulmamıştır, sunulmaz da. Daha önceki yazılarımızdan birinde “ARI-ÇİÇEK-BAL” örneğini verirken, arıların çiçeklerden topladıkları özlerin neticesinde meydana gelen balın, gıda olarak, bilginin kendisi olabileceği fikrini çerçevesinde dolaşmıştık.

Şimdi ise başka bir örnekleme yaparak, “DÜVEN-DEĞİRMEN-SU” üçlemesinden yola çıkalım. İnsanın ham bilgiyi işleyip bir gıda haline dönüştürmesi, ondan en yüksek faydayı sağlamayı amaçladığını anlamaya çalışalım.

İnsanlık tarihi boyunca gıdanın işlenmesi ve en pratik şekilde elde edilebilmesi için, çok çeşitli aletler yapılmıştır. Hepsi ihtiyaçtan keşfedilmiş olan bu aletler, çoğalan insan nüfusunun gıdaya olan ihtiyacını karşılamak için, zaman içerisinde daha da geliştirilmiştir.

Bu aletlerden biri olan “Düven” (Döven) harmanda ekinlerin tanelerini sapından ayırmak için kullanılır. Önüne koşulan hayvanlarla çekilen, alt yüzünde keskin çakmak taşları dikine çakılı bulunan, kızak biçiminde araçtır.

“Düven, harmanda ekinlerin (buğday, arpa, yulaf, vb.) tanelerini sapından ayırmak veya ayrılan sapları saman yapmak için kullanılan, önüne koşulan hayvanlarla çekilen, alt yüzeyinde keskin çakmak taşları çakılı olan kızak biçiminde olan ilkel bir tarım aletidir. Düven, ucu öne doğru kalkık iki parçadan oluşmakta ve ağaçtan yapılmaktaydı. Düvenin yapımında, çam ağacından elde edilmiş sert odun parçaları, genişliği ortalama 30-40 cm, uzunluğu 1,5-2 metre olacak şekilde iki parça halinde düz olarak kesildikten sonra, zımparalanır ve birbirine monte edilir. İkinci parçası alt tarafa gelecek şekilde yerleştirilir ve yüzeyine küçük küçük delikler açılır. O deliklere de çakmak taşı denilen taşlar çakılır.

Düven böylece kullanıma hazır hale gelir. Düvenin üzerine ise ağırlık yapsın diye insanlar otururlar, özellikle çocuklar için güzel bir oyun aracıdır. Tarımda makineleşme gerçekleşmeden önceki dönemlerde kullanılan düven hâlihazırda önemini yitirmiş ve yer yer dekorasyon objesi olarak kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde düvenin yerini biçerdöverler ve patoz adı verilen öğütücüler almıştır. Özellikle köyümüzde tarımın yaygın olması nedeniyle geçmişte başta düven olmak üzere birçok tarım aleti kullanılmıştır. Köyde hemen herkesin bir harman yeri bulunmaktaydı. Köylülerimiz sabahın ilk ışıklarıyla birlikte düven sürmeye başlarlar bu faaliyet hava kararıncaya kadar devam ederdi. Akşamları, büyüklerimiz harman başında toplanır çaylar içilir, sohbetler yapılırdı. İlerleyen saatlerde herkes harmanının yanına gider orada yatarlardı.”

Kaynak: http://www.vayvaylikoyu.com/page/18/


Bu ekinlerin tümünü ham bilgi olarak kabul edersek eğer, yine bu ham bilgiyi gıdaya dönüştürecek olan insanın kapasitesinde gizlenmiş olan, onun dönüştürücü kabiliyetinin keşfi için yine, kendisinin bir başka keşfe açılmasının gerekliliği de mucizevî bir durumdur. Ham bilgi orada dururken, onu kullanılabilir bir bilgiye dönüştürebilecek potansiyel yine kendisinde mevcuttur.

Düveni keşfi sebebi ile, bunun kısmen bir aşamasını gerçekleştirmiş olur. Böylelikle, ham bilgiyi işleme sürecinin içerisine girerek, diğer aşamaları oluşturmaya başlar. İkinci aşaması ise “Değirmen” dir.

Yuvarlak, ağırca bir taşın bir çanak içerisine dikine oturtulmasıyla el değirmeni de olabilir. Yine ağır ve yuvarlak, tekerleğe benzer ağırca bir taşın, başka bir taşla arasında birkaç milim açıklık kalacak şekilde oturtulmasıyla oluşturulan bir su değirmeni de olabilir.

Su değirmeni veya El değirmeni, bunların her ikisi de, elde edilen ham bilginin işlenerek daha da ufak parçalara ayrılmasını sağlamak içindir. Zerreden bütüne varmak, tümelden tikele ulaşmak gibi.
Ham bilgiyi işlemek şartı ile onun gıdaya dönüşerek insanda neşvünema bulması, sürekli bir döngü içerisinde işleyen muazzam bir sistemin de varlığını kabul etmemizi sağlar. Fen bilimleri derslerinde, daha ilkokul seviyesindeyken bizlere öğretilen, dünyadaki sistemin halkalar şeklinde olduğu ve bir hiyerarşinin bulunduğudur. Bitkiyi çekirge, çekirgeyi kurbağa, kurbağayı yılan, yılanı ise kartalın yemesi besin zincirinin döngüsünü gösterir. Evrende hemen her şey, tıpkı bu besin zincirinde olduğu gibi bir döngü içerisinde tekâmül eder, tükenir, yeniden biter, en üst seviyesine ulaşır ve tekrar kendisini bir sonrakinin yaşamını devam ettirmesi için sunar.

İnsanın tabiatla olan bu kopmaz bağları, her ikisinin de birbirine olan ihtiyacının önemini de gösteriyor.

Düvenle sapından ayırlan taneleri, değirmenle öğüterek un haline dönüştüren insan, her şeyin kendisinden yaratıldığı suyu da işin içerisine kattığında, artık doğru kıvamı bulana kadar onu yoğurmaya başlar. Geçmiş bilgisini de içinde barındıran bir hamurla, onunla bütünleşen ve doğru kıvamı tutturmak için önce kendisinin kıvamda olması gereken insanın mücadelesi ısınmaya başlar. Bilgi kırıntılarının tümünü bir araya getirerek kendisine, gıdaya dönüşmeye artık müsait bir terkip hazırlamış olur.

Böylelikle insanın en temel gıdasına dönüşecek olan ekmeği ortaya çıkarmış olur. Kendisine dava ve amaç edinebilecek bir gayeyi ortaya koyarak, uğrunda mücadele edecek olanı bulmuştur artık. İnsanoğlunun bilgiyi gıdaya dönüştürme tecrübesi açısından yalnızca bir örnek bu. Bilginin gıdaya, gıdanın da tekrar insanda bir bilgiye dönüşmesi meselesi hayli uzun bir yoldur.

“9. ve 10. Yüz yıllarda İslâm medeniyetinin bilim, düşünce ve sanat alanlarında önemli atılımlar yaptığını, İslâm öncesi düşünce ve bilim geleneklerini özümseyerek yeni bir sentez ürettiğini görüyoruz. 16. Yüz yılın ortalarına kadar dünyanın en büyük bilim ve düşünce merkezleri İslâm topraklarında bulunmaktaydı. Endülüs’te Yahudi ve Hıristiyan aileler, çocuklarını iyi bir eğitim alması için Müslüman medreselerini ve araştırma merkezlerini tercih etmekteydi. Arapça, Yahudiler ve Hıristiyanlar arasında da bir bilim ve düşünce dili olarak kabul edilmişti. İbn Meymûn (Moses Maimonides) gibi ünlü Yahudi ilahiyatçılarının eserlerini Arapça kaleme almış olması, bu etkinin boyutlarını gösteriyor. (syf:68)

Arapça bilim ve felsefe eserlerinin Latinceye tercüme edilmeye başlandığı 11. Yüzyıldan itibaren İslâm düşünce ve kültürü, Avrupa üzerinde etkili olmaya başladı. Antik Yunan’a ait pek çok eser ilk olarak Arapça tercümelerinden okuyan Latin düşünürleri, Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ, Gazâlî, İhvân-ı Safâ, İbn Rüşd, İbn Bâcce, İbn Tufeyl, Ebû Bekkir er-Râzi gibi filozofların eserlerini okumakta ve fikirlerini tartışmaktaydı. Önemli felsefî konularda Müslüman düşünürlerin görüşlerini göz ardı etmek mümkün değildi. Ortaçağ dinî düşüncesine damgasını vuran ve “Batı’nın Gazâlîsi” diyebileceğimiz St. Thomas Aquinas, Summa Theologi adlı eserinde İbn Sînâ ve İbn Rüşd’e iki yüzden fazla yerde isim vererek atıfta bulunur. (syf:69)

Bunun çarpıcı örnekleri arasında İbn Tufeyl’in Hayy İbn Yakzan adlı felsefî romanı zikredilebilir.

“Doğal teoloji” türünün ilk örneği olarak kabul edilen Hayy İbn Yakzan hîkâyesi, Edward Pococke (ö.1727) tarafından Latinceye philosophus autoditacticus (“kendi kendine öğrenen filozof”) adı altında tercüme edilir. Eser, Hobbs gibi filozofların etkilediği gibi Daniel Defoe’nun ünlü romanı Robinson Cruzo’ya da ilham verir. Bazı tarihçilere göre Robinson Cruzo, büyük oranda Hayy İbn Yakzan’dan uyarlanmıştır. (syf:70)

Toplumlar kendilerinden önceki düşünce birikimlerini eleştirel bir şekilde özümseyip yeni sentezler üretebildikleri ölçüde evrensel bir medeniyet tecrübesine sahip olabilmişlerdir. (syf:73)

Tercüme hareketi döneminde Yunanca eserlerin çoğu Bizans üzerinden Arapçaya aktarılmış ve böylece Bizans, kadim Yunan düşüncesinin İslâm dünyası üzerinden yeniden Avrupa’ya aktarılmasında dolaylı, ama önemli bir rol oynamıştır. (syf:74)

Müslüman idareciler ve ilim adamları, Arapça kaynaklarda bilâdu’r-rûm (“Roma ülkesi”) olarak geçen Bizans topraklarından gelen Yunanca eserleri, belli bir filtreden geçirdikten sonra sahiplenmiş, tercüme etmiş ve İslâm düşüncesine uygulamışlardı. (syf:84)

Kaynak: BEN ÖTEKİ VE ÖTESİ/İBRAHİM KALIN.

(Bilginin gıdaya, gıdanın ise tekrar bilgiye dönüştürülmesine, tercüme hareketi bir başka araç olarak düven ve değirmen niteliği taşımıştır.)

İslam bilim dünyasının bir zamanlar kalbi olan Dar-ül Hikme’nin, Yunan eserlerinin çevirilerini yaptıktan sonra edindikleri bilgilerle birlikte, o güne kadar kendilerinde olan bilgileri de harmanlayarak, birçok alanda Müslüman Bilim adamlarının patlama yapmasına olanak sağladıklarını da konunun bütünlüğü bakımından hatırlamak gerekir. Birkaç yüz yıl boyunca Avrupa’da ve Batı’da Müslüman

Bilim adamları referans alınarak fikir yürütülüyor, eserler veriliyordu.
Elinin emek verip ortaya çıkardığı ile beslenilmesinin hikmetli getirilerini sindirmiş olabilenler, söz ve hareketlerinde ermiş oldukları mertebenin, onun verdiği keyfiyetin lezzetini israf etmeden etraflarına ikram edebilmelidirler.

“Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yemek asla ye¬memiştir. Allah’ın peygamberi Dâvud (a.s.) elinin emeğini yer¬di.”

Hadis-i Şerifine binaen insan, kendisine bahşedilmiş olan hasletleri (kişinin yaradılışından gelen özellikler) gayretiyle beraber elde edeceği iyiye ve faydalı olana yükleyerek, bundan hem kendisinin hem de diğerlerinin yararlanmasına meydan hazırlamalıdır. Emeğin ve alın terinin, insanın hamurunun yoğrulmasındaki katkı maddeleri gibi düşündüğümüzde, hamurun ekmek olma yolculuğu ile insanın kemâlat yolundaki tekâmülü aynıdır diyebiliriz.

Gayret etmek, akletmek, tasarımlamak, deney yapmak, denemek, yanılmak ve doğru olana denk gelene dek yeniden denemek. Hakiki ihtiyaçların farkına varmak ve onları işler hale getirebilmek için çabalamak gerektiğinin bilincine kavuşmak.