Farabi’ ye göre Bilgi şu şekildedir:

Farabi, bilgilerin kaynağı olarak 3 esas kabul eder.

Buna göre vasıtasız ve zorunlu bilgi duyular ve akıldan doğar.

Vasıtalı ve akıl yürütmeye dayanan bilgi de nazar (Gözlem) yolu ile elde edilir.

Bir de vasıtası, açık ve seçik bilgiyi kavrama vasıtası olarak sezgiyi öne sürer.

İki türlü sezgi vardır.

Bize dış âlemi ve eşyayı tanıtan, duyulara ve akla ait sezgi.

İkincisi nazara, yani eşyanın prensiplerini kavramaya yardım eden matematik ve metafizikte kullandığımız sezgidir.

Örnek: Maide 4’e göre avcılıkla uğraşan insanlar, avcı hayvanları nasıl eğiteceklerini Allah’tan öğrenmişlerdir. Oysa bu insanların Allah’tan vahiy almadıkları –bu bilgileri tecrübeli insanlardan öğrendikleri- kesindir. Ama Kurandaki Teosentrik dil yapısı –ve elbette ki tüm bilgilerin de nihai olarak Allah’a dayanıyor olması- bu ifadenin böyle olmasını gerektirmiştir.

“Kendileri için nelerin helâl kılındığını sana soruyorlar; de ki: Bütün iyi temiz şeyler size helâl kılınmıştır. Allah’ın size öğrettiğinden öğretip avcı haline getirdiğiniz hayvanların sizin için yakaladıklarından da yiyiniz ve üzerine Allah’ın adını anınız/besmele çekiniz. Allah’tan sakınınız. Allah’ın hesabı pek çabuktur.”

İnsan, avlanıp hayatını idame etmek zorunda olduğundan beri türlü teknikler geliştirmiş. En çok sevdiğim örnek atmaca yakalama sürecidir. Bir atmaca yakalamak ve ona da av yaptırmak büyük meziyet maharet ve sabır işidir.

Atalarımız bunun yollarını bulmuş ve nesiller boyunca da bu devam edegelmiş. Bir atmaca yakalamak için önce bir dana burnu yakalamak gerekir, tabi bunun içinde onun topraktan yüzeye çıkmasını sağlamak lazım.
Çok nadir toprak üzerine çıkan dana burnunu yüzeye çıkarmanın da yolu var, yuvayı tespit ettikten sonra sabunla ellerinizi içerisine doğru köpüklü köpüklü yıkamak. Gözü yanan ve dışarı çıkmak zorunda kalan bu güzel hayvancağızı av yaparak tuzaklı bir kafesle, onu çok seven bir Haço kuşu
(çekirge kuşu) yakalanır.

Bu çekirge kuşunun gözleri deriden yapılan gözlüklerle kapatılır ki gökyüzünde atmacayı görmesin, eğer görürse korkudan bayılır ve atmaca onu göremez. Sonra uzunca bir sopanın ucuna ip ile ayaklarından bağlanıp uçuşturularak eğitim verdirilir, daireler çizerek uçuşur tekrar çubuğa konabilecek seviyeye gelene kadar.

Sıra atmacayı tuzağa çekmeye kaldı. Yüksekçe bir yere çıkarak 5 metre karelik bir alana ağ gerilir, haço çubuk üzerinde oynatılarak atmacanın dikkati çekilir. Ağın bir kısmı çubukla sabitlenir, diğer kısmı gevşek bırakılır, böylelikle ava dalan atmaca hızla ağa çarptığında gevşek yer serbest kalsın ve atmaca ağa dolansın. Asıl mevzu bundan sonradır. Bir vahşi avcıyı avlayıp sizin için avlanmasını sağlayacak disiplin ve terbiyeye eriştirmek lazımdır artık.

Bilgi’ nin devam etme çeşitliliğini incelediğimiz de, karşımıza ham bilgi üretimi ve bunu işlevsel, faydalı olana dönüştürme o yönde kullanabilme kabiliyet ve iradesini sergileme metot ve metodolojisi çıkar. Aslında yukarıdaki maide suresi 4. Ayeti kerime bize bir mihenk noktası bir istinatgah sunar. Bu bağlam da demek ki ham bilgi yaratıcının insana öğrettiğidir. Daha sonra vahiy ile de bu fıtri bilgi, ontolojik olarak işlevselleşmeye, yönünü belirleyerek istikameti bulmaya yönelik hassas ayarlar yapıyor.

“Asya ilk insanın ortaya çıktığı yerdir. İlk insan aynı zamanda “ilk bilgi” demektir. “İlk bilgi” orijinaldir, dolayısıyla doğrudur, binlerce yıldır Asya’ya hücumların sebebi de budur. Asya, insana “ilk bilgi”nin verildiği yerdir. Herkesin peşinde olduğu işte bu bilgilerdir.

İnsan “ilk bilgi”siyle âlemi öğrendi. Âlem, en geniş tanımlama. En dar anlamıyla insan “ilk bilgi”yle evreni öğrendi. Evren, insanın “ilk bilgi”yle öğrenebileceği en dar alan. İnsan “ilk bilgi”yle evreni öğrenince evren onu “ilk bilgi”den uzaklaştırdı. Ölümlü dünyanın elinde esir olan insanı “ilk bilgi”den ve “âlem”den uzaklaştıran, insani zaafları oldu. Bu uzaklaşma insanın “ilk bilgi”yle irtibatını giderek zayıflattı.

İnsan evrenin içinde, âlemin en dar alanında. “İlk bilgi”, insanı bu dar alandan kurtarabilir. “İlk bilgi”, insanı evrenin akıbetinden içeriye aktarabilir. İnsanın içinde bulunduğu evren, ölümlü. Evrenden çıkılmadan bu akıbetten kurtulmak mümkün değil. İnsan, geçmişte olduğu gibi bugün de herkesin peşinde olduğu “ilk bilgi”ye ulaşabilirse –ki bu ihtimal dahilindedir- evrenin yasalarının erişimi dışında kalabilir. Evrenin erişiminin dışında kalmak, ölümü insandan uzaklaştırır. Ölüm, insanın “ilk bilgi”yle bir süre durdurabileceği -dikkat edilsin durdurabileceği, iptal edebileceği ya da yok edebileceği değil- bir olgudur.

Diğer yandan ölüm, esaretten kurtuluştur, ölüm, âlemin en dar alanı evrenden çıkıştır, ölümlü evrenden âleme yükseliştir. Her bebeğin doğar doğmaz ağlaması, orjininden kopmaya bağlı üzüntü sebebiyledir. Ölmek üzere olan insanda görülen huzur ise, orjinine yeniden kavuşacak olmanın verdiği mutluluktandır.

Azerbaycan Türkleri, ölen bir kimse için “öldü” demez, “dünyasını değişti” derler ki bu, dünya literatüründe ölüme yaklaşımın en güzel örneklerinden birisi olabilir. ”

(http://m.gunes.com/yazarlar/omer-ozkaya/kudus%E2%80%99un-onemi-2%C2%A0-839198)

Bilginin ve türevlerinin aktarılışına örnek olarak aşağıda kısa kısa üç bölüm halinde videolara bakılabilir.