“Bilgi mazidir, Hikmet ise istikbal”

Tarih boyunca bilginin aktarılış vasıtaları değişmiş ve kısmen de kesintilere uğramıştır.
Bununla beraber ham bilgiyi değiştirilenler, bozanlar ve terkipleri gizleyenler de olmuştur.
Asıl mesele, ontolojik olarak insanın kendisinde cereyan eden ve vuku bulan olayları aktarmadaki çektiği sancı ve sıkıntıdır.

“İnsanlar, anlamaktan çok anlaşılmak isterler. İlla anlayacaklar ise, anlaşıldıklarını anlamak isterler.”

Hemen hemen her insan çektiği fikir sancısının nihayetinde, ortaya koyduğunun anlaşılmasını, bir karşılığının bulunmasını ister. Bu davranışın sebebi esasen takdir görmek değildir. Sindirilmiş, demlenmiş, damıtılmış ve tecrübelerle sabitelere bağlanmış olanın idrak edilmesini istemelerinden kaynaklanır, geçmişteki yanlış geleneklerin ve tecrübelerin arizî sonuçlarından etkilenilmemesini istediklerindendir.

Bütün işaretler gösteriyor ki, temelinde ilahi bir dokunuş olmayan hiçbir şey kendiliğinden ortaya çıkmış, türemiş veya tecrübe edilmiş değildir.
İnsanlığın dünya yaşamındaki serüveninin başlangıcı dahi ilahi bilgi ile donanmasından sonra olmuştur. Yani gelip burada öğrenmemiş, öğretilmiş olanlarla tecrübe ederek türetmiştir.

Kur’an-ı Kerim’ de BAKARA suresinin 31. Ayetinde

Ve alleme âdemel esmâe kullehâ summe aradahum alel melâiketi fe kâle enbiûnî bi esmâi hâulâi in kuntum sadikîn(sadikîne).

“Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra o varlıkları ve nesneleri meleklerin karşısına çıkarıp “Görüşünüzde doğru iseniz, bunların adlarını bana söyleyiniz”

dedi.

Yine bir başka ayette;

Kur’an-ı Kerim’ de ALAK suresinin ilk beş ayetinde bahsedilen, insana yazma kabiliyetinin verilmesi meselesi vardır, bu iyi bir referanstır.

Ikra’ bismi rabbikellezî halak, Halakal insâne min alak, Ikra’ ve rabbukel Ekrem, Ellezî alleme bil kalem, Allemel insâne mâ lem ya’lem.

Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı bir kan pıhtısından yarattı! Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.
O Rab ki kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.

Herkesin ortak kabul ettiği tarihin başlangıcının yazı ile olduğudur. Bu da yazı’ nın ve kalem’ in ve bu ikisinin terkibi sonucunda insana öğretilen kabiliyetle ortaya çıkan sonucun, insanlık ve dünya için önemini gösterir.

Bu başlangıcın kabul noktasının “yazmak” olduğu ve bunun da yalnızca alfabetik bir yazma ile kısırlaştırılamayacağını vurgulamak gerekir.
Yazdırgaç; Kelâmın yazıya oradan da lisana dönüşmesini sağlayan araç ise; kelâm en mühim bir hadise değildir de nedir?

Aşk’ ın lisan ile olamayacağını, öyle olmuş olsa dahi kalemin mecnun olacağını düşünen zihniyet;
Kelâmı kullanan dil’ in, sahibinin aslına eren bir mecnun olacağı gelmez mi aklına?

Nitekim yazmanın farklı türleri vardır, bu resim olabilir, bir simge sembol olabilir, keza metin de olabileceği gibi.

Antropolojik ve arkeolojik kazıların tespiti sonucunda ortaya çıkan bulgularla, geçmiş kadim medeniyetlere ait birçok bilgiye, ya kaya mezar resimlerinden veya vücutlarındaki dövmelerden, var ise antik metinlerinin deşifresi sonucunda haklarında bilgiler edinebiliyoruz.
Kadim bilginin izinde ömürlerini tüketen sayısız bilim insanı var. Bu merak, tıpkı nil’ in kaynağını aramak ya da çölün kalbine seyahat etmek gibi alıkonulamaz bir arzu ile adımlanılan yolun başlangıcına benziyor. Belki de sonuna doğrudur.

Kadim Bilgi ile alakalı “El Abrazo De La Serpiente (Yılanın Kucağında)” isimli bir film tavsiyesi http://www.imdb.com/title/tt4285496

Bununla birlikte bu bilginin aile büyüklerinden aile bireylerine kadar iletilerek, nesilden nesile geçtiği sıradan diyebileceğimiz insanlar vardır. Henüz ortada arşivcilik ve kayıt tutma diye bir şey yokken, Türklerde bilinen soy gömlekleri vardı. Baba tüm aile bireylerini kök boyaları kullanarak iç gömleği üzerine işler ve ailenin en büyük erkek oğluna verirdi, o da bunu devam ettirerek genişleyen aileyi gömleğe işler ve kendi büyük erkek çocuğuna verirdi. Böylelikle soy ağacı ve nesil belli olurdu.

Bir de tılsımlı olan gömlekler vardır kısaca bakılabilir.

https://fotogaleri.haberler.com/osmanli-nin-tilsimli-gomlekleri/

Toplumlarda gelişen ve devamlılığı neticesinde sürekli birleştiriciliği mayalayan kavramlara dönüşen doğru inancın evrilmiş halleri mevcuttur. Gelenekselleşerek nesilden nesile aktarılıp devam eder. Türk’ ün TÖRE’ si de tam anlamıyla budur aslında. Bilgi ve bilginin de öz hali olan vahye muhatap Adem a.s’ ın soyundan gelen nice nebiler ve resuller vardır. Toplumların bozulma hızıyla, onlara yeniden örnek teşkil edecek ve derleyip toparlayacak olan uyarıcıyı Allah her dönem/devir de göndermiştir. Lakin iki uyarıcı arasında kalan zaman da değişime ve bozulmaya başlayan değerlerin, (burada kesinlikle farzlardan bahsetmiyorum) bu süre zarfında çabuklaşmaması için içselleştirilmiş hallerinin toplamına biz TÖRE diyoruz.

Bir töremizin olması, ilahi vahyin inançsızlar tarafından şeytanın da yardımı ile asıl halinden farklıymış gibi gösterilmesinin önünde bir engeldir. Yani nebinin örnekliği ile ilahi emri hayat felsefesi ve yaşam tarzı haline dönüştürmüş bir toplum bundan kolay kolay kopmayacak, koparılamayacaktır.