Edinilmiş olan tecrübelerin tekamülünü sağlamak, gerek şifahi olarak ve gerekse de ibretlerle veya yazılı aktarımlarla mümkündür. Tecrübeyi tecrübe etmek ise ayrıca zihinsel bir çaba gerektirir. Modern çağda, o çağın zirvesinde yaşayan, kalburüstü diye tabir edilen, her türlü nimetlerinden nasiplenerek bundan fayda sağlayanlardan da edinileceği gibi, vasat olan, orta halli kişilerden de edinilebilir. Bu durum bir zihin emeğine dayalıdır. Vasat olanı hakir ve küçük görüp “Senin kendine faydan yok” diyerek, bilgi ve tecrübesinin illa maddi bir karşılıkla ölçülmesi yaklaşımı yanlıştır. Ayrıca birçok iletişim aracıyla da bizlere, bu tarzda olan insanların “Bilge kişilikler” oldukları, nasihatlerine kulak verilmesi gerektiği gibi mesajlar da verip dururlar. Toplum böyle ikilemler içerisinde çelişkiye düşürülür ve bilgi, tecrübe, şaibelerle itibarsızlaştırılır. Tam da burada istenilenin bilinçaltına zerk edilmesi süreci devreye girer.

“İnsan en çok korku ve bilgisizlik durumunda telkine açıktır. Aşırı derecede korkarsanız kurtulmak için her şeyi yapmaya hazırsınız demektir.”

Bir balıkçı, bir ormancı, bir kuşçu, yalnızlık abidesi, kendisini maldan ve paradan soyutlayarak yaşamayı tercih etmiş tiplemelerle, topluma izleyecekleri yolu tarif eden filozofvari şahsiyetlere sempati oluşturulur. Diğer yandan ise bu kişilere toplum içerisinde yaşam tarzları, giyim kuşamları, ekonomik durumları, hiyerarşik yapıda en altta olduklarından dolayı pek muhabbet beslenmemesi gerektiği gerçeği vardır. Örneğin bir hint fakiri, guru, bir dilenci, bir meczup veya muhtaç bir insan gördüğümüz zaman aklımıza ilk gelen, bizlere bir ön kabulle dayatılan tecrübelerinden faydalanma, nasihatlerini dinleme, bilgisinden öğrenebileceklerimizi merak etme duygusu oluşmaz.  Kendilerinden sakınılan, halleri ve durumları ibretlik olan tipler olarak kabul görürler daha çok. Bu iki kati yaklaşım tarzı da sorunludur. İnsan yüklemleme yapabilen bir varlık olduğundan, karşılaştığı kişiler ve durumlar karşısında hem refleks olarak hem de tecrübelerinden yola çıkarak, neyi ne kadar yapacağını, kime ne zaman ne kadar güvenebileceğini, yaklaşabileceğini kestirebilir.

Birer dayatma ve sorgulanmadan alınan ön kabullere dayalı bilgiler, yalnızca taklit edilen tecrübelerle, kişilik denen mevhumun olgunlaşması ve bilgi ve tecrübesinin fayda sağlayacak ölçüde tekâmül etmesinin imkânı maalesef yoktur, olamaz. Çünkü suni ve taklide dayanan da canlılık olamayacağı için sürekli bir matlık, heykelvari bir donukluk, sıradan soğuk bir hal kalıcı olacaktır.

Kim diyor ya da kim belirliyor, bir profesörün top sakallı ve uzun saçlı olacağını?

Bir hırsızın maskeli, siyah deri elbiseler giyen, bıyıklı bir tip olduğunu?

Hayatımızdaki tüm imajları belirleyenler, aklımızla alay ediyorlar.